Hüseyin Aslan Köşe Yazıları

Ege-Koop Genel Başkanı ve Gazeteci – Yazar Hüseyin ASLAN
her cuma Ege Postası’nda okuyucuları ile buluşuyor…

Ege Postası 09.10.2020

BAŞLARKEN…

İnternet ortamında yayın yapan Ege Postası ile   TV 35 Televizyon Kanalı; gerçek anlamda özgürlükçü, çoğulcu, çok sesli ve katılımcı demokrasi platformudur.

Bu özgürlük platformunda ülkemizin ve İzmir’in tüm sorunları, çözüm önerileri; hiçbir müdahale olmadan serbestçe kamuoyunun gündemine taşınmaktadır.

Böylesine geniş ve kapsayıcı demokrasi zeminini hazırlayan, halkın haber alma ve bilgi edinme hak ve özgürlüğüne işlerlik kazandıran Sayın Mithat Umutoğulları’na içten teşekkürlerimi sunuyorum.

Ben de, bu geniş özgürlükçü alanda, her hafta Çarşamba günü saat 19.30-20.30 arasında TV 35 Televizyon Kanalı’nda ülkemizin ve İzmir’in ekonomiden uluslararası ilişkilere, işsizlikten yaşam koşullarına, güvenlikten sağlığa, özgürlük talebinden demokratik yaşama ilişkin tüm konularını alanında uzman, deneyimli yetkin konuklarımla “MERCEK” altına alarak, nesnel bir yaklaşımla kamuoyunu doğru ve sağlıklı bilgilerle bilgilendirmeye çalışıyorum.

Bu kez de aynı işlevi internet sitesi EGE POSTASI’nda her hafta Cuma günü yazılarımla sürdürmeye çalışacağım.

İlk yazım; sağlık sisteminin  omurgası, tüm insanlığın yüz akı doktorlarımıza ve onlara beslediğim saygıya ve atfettiğim değere ilişkin olacak.

DOKTORLAR; SAĞLIK SİSTEMİMİZİN OMURGASI…

HASTAYI GÖRKEMLİ BİNALAR DEĞİL; DOKTORLAR İYİLEŞTİRİR…

Hastayı görkemli, geniş alanları kapsayan büyük binalar değil; doktorlar iyileştirir.

Doktorlar; sağlık sistemimizin omurgasıdır.

Covid-19’la mücadelede elde edilen bir başarı varsa; o başarıyı “Cumhuriyet’in sağlık sistemi”ne ve dil, din, ırk, cinsiyet ve siyasi düşünce  ayrımı yapmadan insanı sağlıklı yaşatma terbiyesiyle, özverisiyle ve bilimsel donanımıyla yetişen doktorlarımıza borçluyuz.

Doktorlarımız; “sağlık sistemi”ni ayakta tutan “omurga”dır.

Unutmayalım ki; sağlık alt yapısı ne kadar güçlü, ileri teknolojiyle donatılmış olursa olsun, hastaneler ne kadar büyük, yatak sayısı ne kadar çok olursa olsun, içinde hastayı iyileştirecek, şifa dağıtacak fedakâr doktor yoksa; o hastaneler fiziki yapı dışında bir anlam taşımaz.

Sağlık; bireyin ve toplumun bedensel, ruhsal ve sosyal “iyilik hali”dir. Sağlık Sistemi de; “iyilik hali”nin oluşum sürecindeki “yol haritası”dır.

Yol haritası”nın “temel belirleyicisi” de sosyal devlet ve doktorlardır.

Bu nedenle; doktorlarımızı “gözbebeğimiz” gibi korumalıyız, her türlü olumsuzluktan esirgemeliyiz.

Doktorlarımız; sağlık sisteminin, vatandaşa götürülen sağlık hizmetinin “öz”ü, esası, temelidir.

Bu arada; bireyin ve toplumun “kaliteli” sağlık hizmetine “kolay” erişimini sağlamak; sosyal devletin ana görevi olmasının yanında, aynı zamanda insan haklarının da vazgeçilmezidir.

DOKTORA ŞİDDET, TOPLUMA ŞİDDETTİR

İnsanı sağlıklı yaşatmayı temel ilke edinen doktorlara yönelen ve giderek de artış eğilimi gösteren şiddet; sadece doktora değil, toplumun tümüne yönelmiş şiddettir.

Doktorların şiddetten arındırılmış bir ortamda, can güvenliği kaygısı taşımadan sağlık hizmeti sunmasına olanak sağlamak, bu anlamda idari, yasal ve yargısal  önlemleri almak ülkeyi yönetenlerin ve sosyal sorumluluk bağlamında da yurttaş olarak hepimizin görevidir.

Öte yandan; doktorların cansiperane yürüttüğü “soylu” hizmetin karşılığı asla parayla ölçülemez.

Ancak; doktorlara insanca yaşayacakları bir “gelir düzeyi”ni sağlamak da; sosyal devletin varlık nedeni olmak gerekir.

İstanbul’da yeni hizmete giren bir şehir hastanesinde, “şirketin zarar ettiği” gerekçesiyle ücretlerinin ödenmemesi nedeniyle doktorların topluca sesini duyurma yolunu seçmesi; devletimiz için de, toplumumuz için de ciddi bir zafiyettir.

Doktorlar; insanları sağlıklı yaşatmak için, özellikle Çovid-19 sürecinde evlerinden, eşlerinden, çocuklarından, sevdiklerinden uzak kalarak canları pahasına hizmet vererek, kendi canlarından olmaktadırlar.

Bu mücadeleyi yürüten doktorlar; tüm insanlığın yüz akıdır.

Sonuç olarak: Doktorlar; sağlık sistemimizin omurgası. Hastayı görkemli binalar, yatak sayısı çok hastaneler değil; erdemli, nitelikli doktorlar iyileştirir.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/baslarken-/113001

Ege Postası 16.10.2020

TÜRKİYE; KUŞATMA ALTINDA…

Türkiye; dinamik bir ülkedir, bölgesel ve küresel aktör olmak iddiasındadır, bu nedenle; jeo politik ve jeo stratejik konumu itibariyle de iç ve dış her saldırının, her kuşatmanın, her oluşumun merkezindedir.

Böylece; ülkemiz, sürekli değişen iç ve dış gündemle karşı karşıyadır.

Türkiye; Suriye’de, Libya’da, Doğu Akdeniz’de, Azerbaycan’da, Avrupa Birliği, NATO, ABD ve Rusya bağlamında çok yönlü yoğun bir diplomasi yürütmekte, silahlı kuvvetlerini de sahada “aktif” bir konumda tutmaktadır.

Bu hareketli dış politika trafiği; iç gündemi oluşturan işsizlik, yoksulluk, gelir dağılımı dengesizliği, düşünce ve ifade özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, hukuk güvenliği, öngörülebilir hukuk düzeni konularındaki tartışmaları da önemli ölçüde perdeliyor.

Çok hareketli dış politika trafiğinde, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de ve Ege’de neden olduğu çatışmaya evrilme  istidadı gösteren gerilim; Türkiye’nin yeni ve sıcak gündemini oluşturuyor.

Bu süreçte devreye giren Avrupa Birliği ve Yunan-Rum Bloğu “Türkiye’ye yaptırım uygulama tehdidinde” bulundu.

Bu arada; bir aylık aradan sonra Oruç Reis Gemisi, Mais Adası’nın güneyinde yeniden sismik araştırma görevine çıktı.

Türkiye; 22 Ekim’e kadar Doğu Akdeniz’de yeni MAVTEX ilan etti.

ABD Dışişleri Bakanlığı açıklama yaparak “Türkiye’nin Akdeniz’deki faaliyetlerini durdurmasını” istedi.

Bu arada; Alman Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’ye yapacağı geziyi ertelediği, bunun yerine Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a gideceği açıklandı.

Ayrıca; başta Suudi Arabistan olmak üzere Birleşik Arap Emirlikleri, Arap coğrafyası ve bazı Kuzey Afrika ülkeleri; dış ticaretle Türkiye’ye boykot uygulamakta.

Öte yandan; Ermenistan’ın işgal ettiği Dağlık Karabağ sorununun çözümüne ilişkin olarak kurulan masada Türkiye’nin yer almak istemesi ve Azerbaycan’ın Türkiye’nin olmadığı bir masada sorunun çözülemeyeceğini güçlü ifadelerle vurgulamasına karşın Rusya Devlet Başkanı Putin; Türkiye’nin çözüm masasında yer almasını “veto” etti.

SORUNLARLA BAŞBAŞA

Türkiye, yurtdışında, birçok cephede kuşatılırken, haklı ve meşru zemindeki mücadelesinde yalnız kalırken, içeride de pek çok problemle karşı karşıya kalmaktadır.

Bu bağlamda; hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, hukuk güvenliği ve öngörülebilir hukuk düzeni konusunda ve yargıya güvensizlik ekseninde sorunlar yaşanmaktadır.

İstanbul 14.’ncü Ağır Ceza Mahkemesi; Anayasa Mahkemesi’nin Milletvekilliği düşürülen Enis Berberoğlu hakkında verdiği “hak ihlali ve yeniden yargılanması” kararının “yerindelik denetiminin kapsamında kaldığı” gerekçesiyle yeniden yargılamaya yer olmadığına karar verdi.

Basit bir anlatımla; yerel mahkeme, yargı kurumları hiyerarşisinde en üst sırada yer alan yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımadı.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu; TBMM’de, konuyu gündeme taşıyarak “yerel mahkeme kararıyla tuz koktu, karar kaosa zemin hazırlıyor” dedi.

Oysa; Anayasa’nın 153.’ncü maddesi; “Anayasa Mahkemesi’nin kararları yasama, yürütme, yargı organlarını, idari makamları, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”diyor.

Bunun anlamı; Anayasa Mahkemesi’nin kararları bağlayıcıdır, uygulanmaması, anayasa ihlalidir.

Anayasa Mahkemesi’nin kararı ve bu kararın yerel mahkeme tarafından uygulanmaması tartışılırken bu kez, Anayasa Mahkemesi üyesi Engin Yıldırım; Anayasa Mahkemesi’nin dışarıdan aydınlatılmış görüntüsünü sosyal medya hesabından paylaştı.

AK Parti; bu paylaşımı “darbe iması” olarak yorumladı, İçişleri Bakanlığı’nın ışıklandırılmış görüntüsü ile Milliyetçi Hareket Partisi Genel Merkez Binası’nın ışıklı görüntüsü; sosyal medya hesaplarından cevap olarak yayınlandı.

Anayasa Mahkemesi Üyesi Engin Yıldırım; “yanlış anlaşılmaya yol açan paylaşımdan dolayı özür diledi” , ancak; bu özür, tansiyonu düşürmeye yetmedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, konuya ilişkin soruyu cevaplandırırken, “kendisi siyasete soyunmak istiyorsa istifa etsin, siyasete girsin. Özür yeterli değildir. Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Üyeleri gereğini yapsın.”dedi.

Bu arada; “ışıklar yanıyor” polemiğinin ardından Anayasa Mahkemesi’nden yapılan yazılı açıklamada “Anayasa Mahkemesi’nin herhangi bir üyesinin sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlar; Anayasa Mahkemesi’nin kurumsal görüşünü yansıtmaz” denildi.

Açıklamada ayrıca; “Anayasa Mahkemesi, anayasal düzene karşı her türlü demokrasi dışı girişimi reddetmekte ve demokratik hukuk devletinin yanında yer almaktadır” ifadelerine yer verildi.

Sonuç olarak: Gelinen noktada; dış kuşatmayı yarmamız için iç cepheyi güçlendirmek zorundayız. Bunun içinde; kutuplaşma yerine, hukukun üstünlüğü ve eşit yurttaşlık zemininde birlik ve beraberliği sağlamalıyız.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/turkiye-kusatma-altinda-/113003

Ege Postası 22.10.2020

PROPAGANDA AYGITINA DÖNÜŞEN BASIN GÜVEN KAYBEDİYOR

Bu haftaki “BASIN NEDEN GÜVEN KAYBEDİYOR?” başlıklı yazımın “giriş” bölümünü basınımızın acı kaybı, sözcüklerin efendisi Bekir Coşkun’a ayırıyorum:

Pazar akşamı kaybettiğimiz dostum, meslek büyüğüm, Türk Basın’ının yeri doldurulamaz kalemi Bekir Coşkun’un en verimli çağında amansız bir hastalığa yakalanarak aramızdan ayrılmasından büyük bir üzüntü duydum.

Bekir Coşkun, seçkin bir Gazeteci-Yazar olmanın yanında ülkemizin dağına taşına, ovasına kuşuna aşık, insan, doğa, hayvan sevdalısı güzel insan ve vefalı bir dosttu.

Bekir Coşkun Ağabeyim; şiir gibi üslubu, duygusal ve akıcı anlatım yeteneğiyle toplumu derinden etkileme gücüne sahip katıksız Cumhuriyet aydınıydı.

Bekir Coşkun’a Allah’tan rahmet, Ailesine, sevenlerine ve Basın dünyamıza sabır ve baş sağlığı dilerim.

Mekanı cennet, ruhu şad olsun.

Ege-Koop’un 13 Nisan 2012’de düzenlediği 67.Eğitim, Kültür ve Sanat etkinliğinde Ege-Koop’un ve İzmir’in konuğu olarak konuşan Merhum Bekir Coşkun o gün sanki Basın’ın ve Türkiye’nin bugünkü görünümünü anlatıyordu. Ayrıca; Merhum Bekir Coşkun o günkü konuşmasında “İzmir büyüleyici bir şehirdir. Türkiye’nin siyasi Başkenti Ankara, ekonominin Başkenti İstanbul, Demokrasinin Başkenti İzmir’dir. Türkiye haritasından İzmir’i çıkarırsanız Türkiye Türkiye  değildir. İzmir Türkiye gibi olmamalı, Türkiye İzmir gibi olmalı” demişti.

Basın ve güven, basın ve demokrasi yapışık ikiz kardeşlerdir. Biri diğerinden ayrı düşünülemez. Birinin olmadığı yerde diğerinden söz edilemez.

Demokrasiye kalite kazandıran, nitelikli basın, basına kalite kazandıran da; güçlü toplumsal güvendir.

Basın özgürlüğü; nitelikli demokrasinin “olmazsa olmaz”ı, basın da; halkın doğru ve sağlıklı bilgi edinme ve haber alma hak ve özgürlüğüne işlerlik kazandıran kamusal niteliğe sahip bir kurumdur.

Özünde; basın özgürlüğü, halkın bilgi edinme ve haber alma hak ve özgürlüğüdür.

Denilebilir ki; basın özgürlüğünün sahibi doğrudan halkın kendisidir, bu özgürlüğe işlerlik kazandıran da gazetecidir.

Bu illiyet bağı; halkla gazeteci arasında “güven ortamı”nı zorunlu kılmaktadır.

Ancak; kamuoyu araştırma sonuçları, yargı kurumlarına ve basına olan güvenin dibe vurduğunu, güvensizliğin de zirve yaptığını göstermektedir.

Basına olan bu güvensizliğin temel nedeni de; yazılı ve görsel basının yüzde 90’ının halkın doğru ve sağlıklı bilgi edinme ve haber alma ihtiyacını karşılamaktan uzak, “propaganda aygıtına” dönüşmesidir.

Unutmayalım ki; “propaganda aygıtına” dönüşen basın, halkın bilgi edinme ve haber alma hakkına hizmet etmeyeceği gibi; demokrasiye ve basın özgürlüğüne de onarılmaz zararlar verir.

GÜVENSİZLİĞİN NEDENLERİ

Basın’a olan güvensizliğin nedenlerini şöyle özetleyebilirim.

  • Siyasi iktidarın basındaki sermaye ve sahiplik yapısını kamu gücünü ve kaynaklarını kullanarak değiştirmesi,
  • Merkez medyanın yeni sahiplik yapısı dolayısıyla siyasal iktidarla organik ilişki içinde olması,
  • Gazetecilerin işsizlik tehdidiyle karşı karşıya kalmaları ve bu nedenle tarafsızlıklarını koruyamamaları, bunun sonucunda da; başta “merkez medya” olmak üzere yazılı basın okuyucu, televizyon kanalları da izleyici kaybetme sürecini yaşamaktadırlar.

Basına olan güvensizlik ve basının güç kaybettiği ortamda, bilgi edinme ve doğru haber alma ihtiyacını karşılamak isteyenler; bu kez, interneti, sosyal medyayı, YOTUBE kanalını ve güvenilir buldukları yabancı gazeteleri okumaya, televizyon kanallarını izlemeye yöneliyorlar.

Böylece; alternatif medya olgusu yaşanmaya başlanıyor.

Sonuç olarak: “Propaganda aygıtı”na dönüşen güvenilir olmayan basın demokrasiye ve özgürlüklere olumlu katkı sağlayamayacağı gibi; etik değerleri de yozlaştırır.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/propaganda-aygitina-donusen-basin-guven-kaybediyor/113006

Ege Postası 30.10.2020

BAŞKAN SOYER’İN HEDEFİ; İZMİR’İ DÜNYA KENTİ YAPMAK…

Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer; Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde düzenlediği “İzmir’de Başka Bir Hayat Mümkün” konulu 550 günlük uygulamalarını, ileriye dönük projelerini anlattığı sunumda, “İzmir’i Dünya Kenti yapmak” hedefini ve bu konudaki kararlılığının altını çizdi.

Başkan Soyer’in anlatımı; içeriğin görüntü, ses ve müzikle senkronize olduğu ilgi toplayan dinamik bir sunuma dönüştü.

Başkan Soyer’in “biz hepimiz birlikte varız ve birbirimize muhtacız” sözleri; birleştirici, bütünleştirici, dayanışmacı, kucaklayıcı ve kapsayıcı bir belediye “yönetimi anlayışı”nı yansıttı.

Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, sunumunda bugüne kadar yaptıklarını, bundan sonra uygulayacağı projelerini; “geleceğe doğru İzmir hayali”ni; demokratik, katılımcı ve çoğulcu “toplumcu belediyecilik” felsefesiyle hayata geçireceğini konuşmasına serpiştirdi.

Kalkınmayı kırsaldan başlatmayı, istihdamı geliştirmeyi, eşitsizliği azaltmayı, doğa dostu projeleri uygulamayı önceleyeceğini anlatan Başkan Soyer; pandemideki örnek kriz yönetimi modelini, gerçekleştireceği altyapı yatırımlarını anlattı.

Bu arada; Başkan Soyer; kent ekonomisine katma değer sağlamak amacıyla “Başka Bir Tarım mümkün” vizyonunu “yerli tohum, ürünleri işlemek, kooperatifleşmek, katma değeri yükseltmek” temeline oturttu.

KADINLARA ÖNCELİK

Kadınların iş gücüne katılımına ve meslek edinmelerine öncelik verdiğini anlatan Başkan Tunç Soyer; “Kırsal Kalkınma projelerinde, Halkın Bakkalı, Üretici ve Semt Pazarlarında kadınların çalışmasına olanak sağladıklarını ve kadınlara istihdam garantili eğitim verildiğini” söyledi.

Öte yandan; Başkan Soyer, yağmur suyuyla pis suyu ayrıştıracağını ve körfezi temizleyeceğini anlatarak, “Konak’tan Karşıyaka’ya yüzeceğiz. Çocuklarımız, torunlarımız güle oynaya körfez’de yüzecek” şeklinde hayalini dillendirdi.

İzmir’i Kültür ve Sanat Kenti yapacaklarını güçlü ifadelerle anlatan Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer; “İzmir’de Sinema Müzesi kuruyoruz. Ülkemizin ilk opera binası olarak inşa edilen binayı İzmir’e kazandırıyoruz. Şehir Tiyatrosu’nu hayata geçiriyoruz. İzmir’i Kültür ve Sanat Kenti yapıyoruz”dedi.

REFAHI BÜYÜTECEĞİZ

Büyükşehir Belediye Başkanı Soyer; sunumunda “demokrasi ve hukuk zemininde adım atıp, İzmir bağlamında kader birliği yaparak teknolojiyle, tarımla, turizmle refahı büyüteceğiz. Haksızlıkla, hukuksuzlukla, adaletsizlikle mücadeleyi sürdüreceğiz” şeklinde konuştu.

BARIŞ İÇİNDE AŞKLA BİRARADA

Başkan Soyer’in sunumunda “birlikte yaşam, birlikte İzmir olmak, barış, aşk, demokrasi, hukuk, eşitlik, kader birliği, kültür-sanat, cinsiyet eşitliği, kırsal kalkınma, Dünya Kenti İzmir” kullandığı “anahtar” sözcüklerdi.

CHP’DEN, KAMUOYUNDAN GÜÇLÜ DESTEK

Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in “550 günde yaptıklarını, projelerini, hayallerini paylaştığı” sunumunda CHP; Genel Başkan Yardımcısı, Milletvekilleri, Parti Meclis Üyeleri, İl Başkanı, İlçe Belediye  ve Örgüt Başkanları düzeyinde yoğun bir katılımla Başkan Tunç Soyer’e “güçlü” bir destek verdi.

Öte yandan; İYİ Parti ve Saadet Partisi İl Başkanı düzeyinde, sivil toplum örgütleri ve meslek örgütlerinin yöneticileri, üniversitelerin rektörleri de Başkan Soyer’in sunumuna katılarak destek verdiler.

Sonuç olarak: Başkan Tunç Soyer’in “yaptıklarım, yapacaklarım ve hayallerim” şeklinde özetlenebilecek sunumunda oluşan tablo; “demokratik, katılımcı, çoğulcu, halk için halkla beraber belediye yönetimi, barış, dayanışma, sevgi ve kader birliği içinde geleceği kucaklama” tablosuydu. Ayrıca; kalkınmış, eşitlikçi refahı adil paylaşan, prestijli dünya kültür ve sanat kenti İzmir hayali.

Ege Postası köşe yazısı link
https://www.egepostasi.com/yazar/baskan-soyer-in-hedefi-izmir-i-dunya-kenti-yapmak-/113007

Ege Postası 06.11.2020

İZMİR’DE HER İKİ KONUTTAN BİRİ İMAR KANUNU’NA AYKIRI İNŞA EDİLMİŞ…

İzmir’deki yaşadığımız 6.9 şiddetindeki deprem felaketinde 114 canımızı yitirdik, 1035 canımız da yaralandı. Yüreğimiz dağlandı. Acımız büyük.

Yitirdiğimiz canlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine, İzmir Yurttaşlarımıza ve ulusumuza sabır ve baş sağlığı, yaralı canlarımıza da acil şifalar diliyorum.

Depremde binalar çöktü, enkaza dönüştü, çok sayıda binada çeşitli derecelerde hasarlar oluştu.

Bu arada; çöken apartmanlarla ilgili olarak gözaltına alınanlardan aralarında müteahhitlerin de bulunduğu 9 şüphelinin 7’si tutuklandı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca 2018’de uygulamaya konulan “İMAR AFFI”ndan 10 milyon 79 bin vatandaş yararlandı.

İzmir’de “İMAR AFFI”ndan yararlanan vatandaş sayısı 811 bin 452.

İMAR AFFI”yla 31 Aralık 2017’den önce yapılan “RUHSATSIZ”, bir anlamda; KAÇAK” yapılar “YASAL” hale getirildi.

Bu rakamların bize gösterdiği tablo; Türkiye’deki 22 milyon konuttan yaklaşık 11 milyonu’nun “İMAR KANUNU”na aykırı KAÇAK” yapıların olduğu tablodur.

İzmir’de de, yaklaşık olarak her 2 konuttan 1’i “İMAR KANUNU”na aykırı “KAÇAK” konutlardan, riskli ve depreme dayanıksız yapılardan oluşuyor.

İstanbul; “İMAR AFFI”yla “YASAL” hale getirilen 1 milyon 747 bin konutla ilk sırada yer alırken, İzmir; 811 bin 452 “İMAR AFFI” başvurusuyla, nüfusa oranlandığında Türkiye’de ilk sırada.

Denilebilir ki; “İMAR AFFI; kaçak, yasaya aykırı, depreme dayanıksız, riskli ve kontrolsüz” inşa edilen konutları “yasal” hale getiriyor.

Bu arada; 6.9 şiddetinde olan ve 30 saniye süren deprem, İzmir’deki konut stoğunun ne kadar güçsüz, riskli ve depreme dayanıksız olduğunu göstermiştir.

İMAR AFFI”, denetimsiz inşa edilen konutlar, depreme dayanıksız riskli konutlar; adeta depremde ölüme ve yıkıma “davetiye” çıkarmaktadır.

FELAKETTEN DERS ÇIKARMAK

İzmir’deki deprem felaketi; bir kez daha göstermiştir ki; deprem değil, kontrolsüz inşa edilen, Mühendislik hizmeti almamış, zemini çürük bina ve tedbirsizlik öldürüyor.

Geldiğimiz noktada; merkezi yönetimle yerel yönetimin deprem felaketinden ders çıkararak “etkin” bir “Yapı Denetim Sistemi”nin oluşturulmasını da işbirliğiyle sağlamaları ve daha fazla geç kalmadan da; İzmir’de kapsamlı bir kentsel dönüşüm operasyonunu başlatmaları “güncel” ihtiyaç haline gelmiştir.

Unutmayalım ki; geç kalınan her an; yeni bir yıkıma, ölüme yol açabilir.

Öte yandan; bilim insanlarımızın görüşlerine ağırlık ve öncelik verilerek kamu ve özel kesimin, sivil toplum örgütlerinin, bilim insanlarının geniş katılımıyla depremin Anayasası olan “İZMİR DEPREM MASTER PLANI” hazırlanarak uygulamaya konulmalıdır.

Devletimiz İzmir’deki deprem felaketinin oluşturduğu yaraların sarılmasında tüm organlarıyla enerjik davranmış, vatandaşlarımızın yanında yer almış, umut vermiştir.

Bundan sonraki aşama; depreme hazırlık konusunda da, devletin, siyaset kurumunun, tüm genel ve yerel organlarıyla işbirliği halinde aynı enerjik davranışı göstermesi gereken aşamadır.

DENETİMSİZLİK; YASA DIŞILILIĞI ÖZENDİRİR…

Bilim İnsanlarımız İzmir’in ve genel olarak da ülkemizin altının “fay hatları”yla döşeli olduğunu ve bu nedenle sürekli “deprem riski”yle yaşayacağımızı söylüyorlar; toplantılarda, yazılı ve görsel basında anlatıyorlar.

Üzerinde yaşadığımız coğrafya; “kaderi”mizdir. Bu “kader” bize ölüme, yıkıma teslim olmayı değil; yaşamak için önlem almayı dayatıyor.

Kentleşmede ve konut üretiminde tedbir almamak, denetim görevini “etkin” bir şekilde yerine getirmemek, “imar affını “seçim malzemesi”ne dönüştürmek; ölümlere, yıkımlara neden olduğu gibi, sorumluluğu da beraberinde getiriyor.

Sadece İzmir’i değil; hepimizin de yüreğini derinden sarsan, bizi acıya boğan, sevdiklerimizden, canlarımızdan ayıran, binaları “enkaz”a dönüştüren felaketin sorumluları, öncelikle “genel ve yerel yönetim erki”ni elinde bulunduranlar olması gerekir.

Eğer; ülke düzeyindeki 22 milyon konutun yaklaşık yarısı yasaya aykırı inşa edilmişse, riskli ve depreme dayanıksız konutlardan oluşuyorsa, bunun nedeni; sadece fay hatları”nın harekete geçmesi değil; aynı zamanda geliyorum”  diyen felakete karşı hazırlıklı olmamaktır.

Önümüzdeki tablo bize şunu gösteriyor. Bilim insanlarının sözü dinlenmiyor, yeterlilik gerektiren müteahhitlik hizmeti, denetimsiz, projeyi onaylamaktan, temel ruhsatından inşaatın her aşamasını denetlemekten, oturma iznini vermekten sorumlu yerel yönetimler görevlerini etkin biçimde yapmıyorlar, “Yapı Denetim sistemi” sağlıklı işlemiyor, riskleri ortadan kaldıracak “katılımcı” bir kentsel dönüşüm operasyonunu İzmir’de ne yazık ki; başlatılıp bir türlü sonuçlandırılmıyor.

Tüm bu faktörlerin bileşkesi bize gösteriyor ki; 21 yıl önce yaşadığımız Marmara, Sakarya, Bolu, daha sonra da Van, Elazığ ve Malatya deprem felaketlerinden gerekli dersi almamışız; İzmir’deki felakete de hep birlikte davetiye çıkarmışız.

EGE-KOOP’UN DUYARLILIĞI

Ege-Koop olarak; bugüne kadar ürettiğimiz konutların hiçbiri, yaşadığımız sarsıntılardan, deprem felaketinden en küçük bir şekilde bile etkilenmemiştir.

Bundan 30 yıl önce, Büyükşehir Belediyesi’yle, İnşaat Mühendisleri Odasıyla, Ege Üniversitesiyle yaptığımız protokolle, inşaatlarımızın temel kazısından itibaren bilimin ve tekniğin denetimine açtık.

Deprem konulu eğitim semineri ve paneller düzenledik, bilim adamlarımızın, yerel yöneticilerimizin görüşlerini kitaplaştırdık, Bilim insanlarına zemin etüdü araştırması yaptırdık, Jeolojik etüt raporlarına, çevresel etki değerlendirme raporlarına önem ve öncelik verdik.

Dokuz Eylül ve İstanbul Teknik Üniversitesiyle SEFERİHİSAR, DOĞANBEY KÖRFEZİ’nde deprem araştırması yaptık. BAYRAKLIDA, BUCADA, KARABAĞLARda muhtarlarla, riskli konut sahipleriyle kentsel dönüşüm konusunda bilgilendirme toplantıları düzenledik. 1.KORDONDA BİLİM ADAMLARIMIZA ZEMİN DAYANIKLILIĞI VE ZEMİN SİSMİK ARAŞTIRMASI yaptırdık.  Yerel yönetimlerden destek göremediğimiz gibi, engellemelerle, aleyhte propagandalarla karşılaştık.

Gelinen sonuç; İzmir deprem felaketinin, binaların enkaza dönüşmesinin, 114 can kaybımız, 1035 yaralımız…

Sonuç olarak: Deprem değil; felaketten ders almamak, denetimsizlik, tedbirsizlik, yasa dışılığı özendirmek ve böylece enkaza dönüşen çürük binalar öldürüyor.

Ege Postası köşe yazısı link
https://www.egepostasi.com/yazar/izmir-de-her-iki-konuttan-biri-imar-kanunu-na-aykiri-insa-edilmis-/113009

Ege Postası 13.11.2020

DEPREME HAZIRLIK KONUSUNDA NE DURUMDAYIZ?

Çok kısa bir süre önce yaşadığımız, 115 canımızı yitirdiğimiz, 1034 canımızın yaralandığı ve 107 yurttaşımızın da enkazdan kurtarıldığı, bazı binalarımızın çökerek enkaza dönüştüğü, hepimizi derin acıya boğan deprem felaketi; depreme hazırlık konusunda “yetersiz” kalındığı gerçeğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.

TV 35 kanalında hazırlayıp sunduğum “MERCEK” programında, program konuğum değerli bilim insanı Dokuz Eylül Üniversitesi Deprem Araştırma ve Uygulama Merkezi Kurucu Başkanı ve Önceki Müdürü Prof.Dr.Zafer Akçığ’la İzmir’de depreme hazırlık konusunu ve gelinen aşamayı “ayrıntılı” bir biçimde değerlendirdik.

Karşılaştığımız tablo; depreme hazırlık konusunda bir “paradigma” değişikliğini ortaya koymuştur.

Bu arada; yaşadığımız 6.9 şiddetindeki deprem felaketinde 115 canımızı kaybetmemiz, 1034 canımızın da yaralanması, ailelerin acıya boğulmasına, çocukların öksüz, anne babaların evlatsız kalmasına, eşlerin birbirinden koparılmasına; çürük zeminlerde inşa edilen binaların neden olduğunu açıkça göstermiştir.

Bu durum; depreme hazırlık konusunu da bütün ağırlığıyla gündeme taşımıştır.

Yer bilimci Prof.Dr.Zafer Akçığ depreme hazırlık konusunda sorumluluk bilincini taşıyan bilim insanı olarak, Ege-Koop’la işbirliği halinde, 10 kişilik bir ekiple Kordonboyu’ndaki tüm binalarda 100’er metre aralıklarla 1200 metre derinliğe kadar zemin ve depreme dayanıklılık araştırmasını yönetti.

Ayrıca; Ege-Koop olarak Prof.Dr.Zafer Akçığ’ın yönetiminde Dokuz Eylül Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversiteleriyle işbirliği halinde Seferihisar Doğanbey Körfezi’nde deprem araştırmasını yaptık.

Öte yandan; Prof.Dr.Zafer Akçığ; İzmir için önemli projelerden olan İzmir Metropolü ile Menemen, Aliağa İlçelerini kapsayacak şekilde “Deprem Master Planı” için tüm alt yapı bilgileri ve yapı tasarımları konusunda projeler hazırladı.

Bu projelerde; İzmir’i ve ilçelerini “tehdit” eden “fay”larda oluşacak değişik büyüklükteki depremlerde “hasar meydana” getirebilecek parametrelerin tümü belirlenmiştir.

Prof.Dr.Zafer AkçığDeprem Performans Analiz Adımları”nın da; “Zemin Etüdü, Jeolojik çalışmalar, Mühendislik Jeolojisi çalışmaları, İnşaat Mühendisliği çalışmaları, Betonarme elemanlarda donatı Tespit Çalışmaları, Malzeme İncelemesi, Yapısal İnceleme, Relöve çalışmaları, sonuç raporu, yapılan ölçümler sonucunda binanın günümüz koşullarında yeniden modellenmesi” aşamalarından oluştuğunu anlatarak, yenilenmesi gereken binaların da, bu bulgular ışığında projelendirilmesini vurguladı.

Görüldüğü gibi; binaların depreme dayanıklı inşa edilmesi; bilimsel araştırmaların analiz ve sentezlerin sonunda projelendirilmesi, üretimin her aşamasında etkin bir denetim ve mühendislik hizmeti verilmesini, belediyelerin bu konulardaki sorumluluklarını eksiksiz yerine getirmelerini gerektirmektedir.

EGE-KOOP’UN DUYARLILIĞI

Ege-Koop olarak, 36 yılda İzmir’in farklı bölgelerinde 5 milyon m2’lik bir alanda 150 bin kişinin huzur ve güven içinde yaşadığı, her türlü yeşil çevre dokusuyla, fiziki, sosyal ve kültürel alt yapısıyla 30 bin modern konut ürettik.

Bugüne kadar ürettiğimiz konutların hiçbiri yaşadığımız tüm sarsıntılardan, son deprem felaketinden en küçük bir şekilde bile olumsuz etkilenmemiştir.

Bunun temel nedeni; bilime, teknolojiye, mühendislik hizmetine verdiğimiz değer, jeolojik zemin etüdüne, çevresel etki değerlendirme raporuna, inşaatın her aşamasındaki denetime, şeffaflığa  ve özellikle de; “insan odaklı” olmaya tanıdığımız önceliktir.

Bu bağlamda; 30 yıl önce, Ege Üniversitesiyle ve İzmir İnşaat Mühendisleri Odası’yla yaptığımız protokolle inşaatlarımızı temel kazısından itibaren her aşamada bilimin, tekniğin denetimine açtık.

Öte yandan; deprem konulu eğitim seminerleri düzenledik, bilim insanlarımızın, yerel yöneticilerin, sektör temsilcilerinin ortaya koydukları görüşleri kitaplaştırdık.

Kentsel dönüşüm bağlamında da; Bayraklı’da, Bornova’da, Buca’da ve Karabağlar’da Muhtarlarla, riskli konut sahipleriyle bilgilendirme toplantıları düzenledik.

İZMİR’DE HER 2 KONUTTAN 1’İ İMAR KANUNU’NA AYKIRI İNŞA EDİLMİŞ…

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca 2018’de uygulamaya konulan “İMAR AFFI”ndan 10 milyon 79 bin vatandaş yararlandı.

İzmir’de “İMAR AFFI”ndan yararlanan vatandaş sayısı 811 bin 452.

İMAR AFFI”yla 31 Aralık 2017’den önce yapılan “RUHSATSIZ”, bir anlamda; “KAÇAK” yapılar “YASAL” hale getirildi.

Bu rakamların bize gösterdiği tablo; Türkiye’deki 22 milyon konuttan yaklaşık 11 milyon’unun “İMAR KANUNU”na aykırı “KAÇAK” yapıların olduğu tablodur.

İzmir’de de, yaklaşık olarak her 2 konuttan 1’i “İMAR KANUNU”na aykırı “KAÇAK” konutlardan, riskli ve depreme dayanıksız yapılardan oluşuyor.

İstanbul “İMAR AFFI”yla “YASAL” hale getirilen 1 milyon 747 bin konutla ilk sırada yer alırken, İzmir; 811 bin 452İMAR AFFI” başvurusuyla, nüfusa oranlandığında Türkiye’de ilk sırada.

Denilebilir ki; “İMAR AFFI, kaçak, yasaya aykırı, depreme dayanıksız, riskli ve kontrolsüz” inşa edilen konutları “yasal” hale getirdi.

Bu arada; 6.9 şiddetinde yaşanan deprem, İzmir’deki konut stoğunun ne kadar güçsüz, riskli ve depreme dayanıksız olduğunu göstermiştir.

İMAR AFFI”, denetimsiz inşa edilen konutlar, depreme dayanıksız riskli konutlar; adeta depremde ölüme ve yıkıma “davetiye” çıkarmaktadır.

SEFERBERLİK İLAN ETMELİYİZ.

İVEDİ KENTSEL DÖNÜŞÜM…

Bir yandan; “insan, çevre ve kent odaklı” kentsel dönüşüm; ancak; deprem felaketinden sonra hatırlanıyor, öte yandan da; jeofizik ve jeoloji bilimi “gözardı” ediliyor.

Bu da yetmezmiş gibi; denetlemek, önlem almak yerine çürük binalara “onay” veren imar affıyla, deprem için toplanan paraların amaç dışı kullanılmasıyla, toplanma alanlarının rezidans ve AVM’lere ayrılmasıyla, toplumun deprem konusunda eğitilip bilinçlendirilmemesiyle; bir anlamda felakete zemin hazırlanıyor.

O halde ne yapmamız gerekiyor sorusunun 2 cevabı var.

1-) Birinci derece deprem kuşağında olan İzmir’de, merkezi yönetimiyle, yerel yönetimiyle, üniversiteleriyle, sivil toplum örgütleriyle, basınıyla işbirliği halinde, depreme hazırlık konusunda, “seferberlik” ilan etmeliyiz.

2-)Atatürk’ün “HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİD İLİMDİR” sözünü rehber edinerek, sağlıklı kentleşme, sağlam yapılaşma ve depreme kapsamlı hazırlık bağlamında yer bilimini, deprem bilimini, mühendislik bilimini, “yol gösterici” olarak benimsemeliyiz.

Jeolojik zemin etüdünden oturma iznine kadar yapılaşma, konut üretimi sürecinin her aşamasında denetimi öncelemeliyiz.

Sonuç olarak; Depreme hazırlık konusunda ve kapsamlı bir kentsel dönüşüm operasyonunda geç kalınan her an; yeni bir yıkıma, ölüme ve acıya davetiye çıkarmak anlamına gelir.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/depreme-hazirlik-konusunda-ne-durumdayiz/113012

Ege Postası 20.11.2020

İZMİR DEPREMİ FELAKETİNDEN DERS ÇIKARILIYOR MU?

Çağımız; yerel demokrasi, yerelde kalkınma, örgütlenme ve yerelde karar sürecine katılma çağıdır.

Yerel demokrasinin sağlıklı işleyişinde en önemli “düzenleyici güç” olan, aynı zamanda da “sorumluluk” taşıyan kamusal örgütlenme modeli, belediyelerdir.

Bu nedenle; belediyelerin “kucaklayıcı” olmaları, ayrım yapmaksızın sivil toplum örgütlerini, kooperatifleri, tartışma, değerlendirme ve karar sürecine katacak uygulamaya zemin hazırlamada “öncü” rol oynamaları gerekir.

Aynı zamanda; felaketlerden ders çıkarmak, yaraların sarılması ve depreme hazırlık bağlamında düzenlenecek toplantılarda “dar kadrocu” bir anlayıştan uzak durulması; en başta belediyelere hem “sorumluluk”, hem de “görev” yüklemektedir.

30 Ekim’de yaşadığımız, 116 canımızı yitirdiğimiz, 1033 canımızın yaralandığı, 107 yurttaşımızın enkazdan kurtarıldığı, bazı binaların çökerek enkaza dönüştüğü, birçok binanın da oturulamaz hale geldiği hepimizi derin bir acıya boğan deprem felaketi; depreme hazırlık konusunda “yetersiz” kalındığı gerçeğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.

Bu durumda; sorumluluğu tek başına “merkezi yönetim”e yüklemek kolaycılık olur, bir yönüyle de sorumluluktan kaçmak anlamına gelir.

Planlı kentleşmede, konut üretiminde, projenin onayından, temel kazısından “oturma izni”ne kadar olan her aşamada belediyelerin sorumluluğu var.

O halde, deprem felaketinden ders çıkardığımızı göstermek için öncelikle ne yapmalıyız?

Yerel demokrasi bağlamında bu soruya 2 madde halinde cevap verilebilir:

1-) Birinci derecede deprem kuşağında olan İzmir’de Büyükşehir Belediyesi’nin öncülüğünde, “kucaklayıcı” ve “kapsayıcı” bir anlayışla, merkezi yönetim temsilcilerinin, üniversitelerin, bilim insanlarının, sivil toplum örgütlerinin, kooperatiflerin, basının işbirliği halinde ve geniş katılımla bugün yaraların sarılması, gelecek için hazırlıklı olunması, toplantılar düzenlenip “eylem planı” hazırlanmalıdır.

2-) Planlı, insan ve çevre odaklı sağlıklı kentleşme, sağlam yapılaşma ve depreme hazırlık bağlamında, yer bilimini, deprem bilimini ve mühendislik bilimini “rehber-yol gösterici” olarak öncelemek, benimsemek.

DEPREM ÇALIŞTAYI HANGİ KRİTERLE HAZIRLANDI?

Büyükşehir Belediyesi 30 Ekim Deprem Felaketinden sonra “Deprem Çalıştayı” düzenlendi.

Bu çalıştayın planlamasını kim yaptı, içeriğini ve katılımcıları kim ya da kimler belirledi?

Merkezi yönetimden, üniversitelerden, kooperatiflerden, sivil toplum örgütlerinden, basından hangi kademede kimler katıldı? Bu deprem çalıştayında hangi kararlar alındı? Sonuç bildirgesi yayınlandı mı?

Örneğin; Dokuz Eylül Üniversitesi Deprem Araştırma Merkezi’nin kurucusu olan İzmir Metropolü ile Menemen ve Aliağa ilçelerini kapsayacak şekilde “deprem master” planı için tüm alt yapı bilgileri ve yapı tasarımları konusunda proje hazırlayan ve bu projelerde İzmir ve İlçelerini “tehdit” eden “fay”larda oluşacak değişik büyüklükteki depremlerde “hasar” meydan getirebilecek parametreleri belirleyen Prof.Dr.Zafer Akçığ bu toplantıya davet edildi mi?

Bu arada; televizyonlarda da canlı yayınlanan 2013 yılında, bilim insanlarının, sivil toplum örgütlerinin katıldığı “Kentsel Dönüşüm ve Yerel Yönetimler” konulu panel düzenleyen Ege-Koop; Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği toplantıya neden davet edilmedi?

Ege-Koop; 36 yılda, İzmir’in farklı bölgelerinde, kentsel dönüşümü, demokratik bir şekilde ortak akılla, her meslek grubundan 200 kooperatif örgütlenmesiyle şehir merkezinde, ovada, tarım alanında değil, zemini sert %30-40 eğimli bölgelerde 5 milyon m2’lik bir alanda 150 bin kişinin huzur ve güven içinde yaşadığı, yeşil çevre dokusuyla, her türlü fiziki, sosyal ve kültürel alt yapısıyla 30 bin modern konut üretti, mahalleler oluşturdu.

Ayrıca Ege-Koop; Prof.Dr.Zafer Akçığ yönetiminde 10 kişilik bir ekiple Kordonboyu’ndaki tüm binalarda 100’er metre aralıklarla ve 1200 metre derinliğe kadar zemin ve depreme dayanıklılık araştırmasını yaptırdı.

Öte yandan Ege-Koop; deprem konulu eğitim seminerleri, paneller düzenledi, bilim insanlarını ve yerel yöneticilerin görüşlerini kitaplaştırdı.

Ege-Koop; Dokuz Eylül Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversiteleriyle ortaklaşa Seferihisar Doğanbey Körfezi’nde deprem araştırması yaptırdı.

Bu arada Ege-Koop; bundan 30 yıl önce, Ege Üniversitesi ve İzmir İnşaat Mühendisleri Odasıyla protokol imzalayarak, inşaatlarının projelendirme ve temel kazısından oturma iznine kadar her aşamasını bilimin ve tekniğin denetimine açtı.

Ege-Koop; 2017-2018 yıllarında Bayraklı’da, Bornova’da, Buca’da, Karabağlar’da riskli konut sahipleriyle, muhtarlarla kentsel dönüşüm konusunda bilgilendirme toplantıları düzenledi.

Binaların, depreme dayanıklı inşa edilmesi, inşaatın her aşamasında etkin bir denetimin eksiksiz yerine getirilmesi konusu; belediyenin sorumluluğundadır.

Bu arada; tekniğe, bilime, denetime, şeffaflığa önem ve öncelik veren Ege-Koop’un bugüne kadar ürettiği konutların hiçbiri, yaşadığımız sarsıntılardan ve son deprem felaketinden en ufak bir şekilde olumsuz etkilenmemiştir.

Bunca deneyime sahip ve sınamadan başarıyla çıkan Ege-Koop’un “Deprem Çalıştayı”nda  söyleyeceği söze neden ihtiyaç duyulmaz?

Sonuç olarak; Deprem Çalıştayı’nın tüm İzmir’i ilgilendiren bir etkinlik olması nedeniyle, konuyla ilgili her kesimin katılımını gerektiren siyaset üstü yaklaşımı zorunlu kılmaz mı?

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/izmir-depremi-felaketinden-ders-cikariliyor-mu/113014

Ege Postası 27.11.2020

CUMHURİYET’İN EĞİTİM FELSEFESİ…

Bizi eğiten, yetiştiren, hayata hazırlayan öğretmenlerimizin “24 Kasım Öğretmenler Günü”nü sevgiyle, saygıyla kutladık.

Eğitim sisteminin “özne”si, kalbi öğretmenlerdir.

Ne kadar çok okul binası yaparsak yapalım, ne kadar çok sayıda derslik eklersek ekleyelim; içinde Cumhuriyet’in özgürlükçü, eşitlikçi, kucaklayıcı ve kapsayıcı “Eğitim Felsefesi”ni özümsemiş “nitelikli” öğretmen yoksa; o okullarda yetişen kadroların ülkemizi “Çağdaş Uygarlık Ligi”nde üst sıralara taşımasını beklemek, iyimserlik olur.

Öğretmenlik; aynı zamanda bir “ihtisas” mesleğidir tıpkı (doktorluk, mühendislik, yargıçlık vb.) gibi.

Eğitimin başarısı; öğretmenin kalitesiyle ölçülür.

Birey, toplum ve ülke olarak geleceğimizi şekillendiren öğretmenlerimizin ekonomik yeterlilikleri, sosyal statülerinin saygınlığı, örgütlenme ve özgürlük alanlarının genişliği; eğitimin kalitesinde belirleyici faktörlerdir.

Öğretmenleri sadece 24 Kasımlarda değil; yaşamın her alanında ve her zaman gündemde tutmaya, sevgi ve saygı göstermeye özenli olmalıyız.

ATATÜRK VE ÖĞRETMENLER

Cumhuriyetimizin Kurucusu Başöğretmenimiz Atatürk’ün düşünce sistematiğinde eğitimin, bilimin ve öğretmenin çok özel bir yeri vardır.

Atatürk’ün “Hayatta en hakiki yol gösterici ilimdir… Öğretmenler; yeni nesil sizin eseriniz olacaktır… Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller istiyor.”sözü; bilime, özgürlüğe, eğitime ve öğretmene verdiği önemin bir göstergesidir.

Eğitim; kalkınmanın, milli geliri büyütmenin, hakça paylaşımın ve çağdaşlaşmanın temelidir.

Cumhuriyet’in temel felsefesi; köylüye-kentliye, zengine-yoksula çağdaş eğitime erişimde “eşit” koşulları sağlamaktır.

Cumhuriyet’in eğitim felsefesi; demokratik, laik, eşitlikçi, kucaklayıcı, kapsayıcı, düşünce ve ifade özgürlüğüne dayanan, erişilebilir ve bilim temeline oturan “Çağdaş Eğitim Düzeni”ni oluşturmaktadır.

Diyebiliriz ki; zeki, çalışkan, yetenekli ve başarılı köy çocuğunun nitelikli öğretmenden eğitim alarak Cumhurbaşkanlığı makamına kadar yükselebildiği yönetim şeklinin adı; Cumhuriyet’tir.

Cumhuriyet’in eğitime, bilime ve öğretmene verdiği önem ve önceliği günümüzde yaşama geçirmek için öncelikle öğretmeni ekonomik olarak rahatlatmak, demokratik örgütlenme ve bilimsel özgürlük alanını genişletmek, yönetime ve karar sürecine katılımını sağlamak, öğrenci-öğretmen-veli üçgenini devlet ve toplum düzeyinde “güven zemini”ne oturtmaya ihtiyaç var.

Bu arada; Öğretmenlik Meslek Yasası’nın çıkarılması ve öğretmene vaad edilen 3600 ek göstergenin verilmesi, özlük haklarının iyileştirilmesi; öğretmene karşı devletimizin yerine getirmesi gereken güncel bir görev olarak gündemdeki yerini korumaktadır.

Sonuç olarak: Cumhuriyet’in eğitim felsefesini özümsemiş nitelikli öğretmenler ve onların yetiştirdiği kadrolar; zenginliğimiz ve geleceğimizin de güvencesidir.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/cumhuriyet-in-egitim-felsefesi-/113015

Ege Postası 04.12.2020

ZEKERİYA MUTLU’NUN FERYADI:

ESNAF ÇARESİZLİK İÇİNDE ERİYOR,

KAYBEDECEK ZAMANIMIZ YOK…

Esnaf; devletine ve ülkesine sadakatle bağlı, kazandığıyla yetinen, toplumun orta direği ve dayanışmanın, barışın, demokrasinin de “sigorta”sıdır.

Esnaf ve sanatkâr geçinemiyorsa, yarınına güvenemiyorsa, karamsarsa, huzursuzsa, bilelim ki; toplumun diğer kesimleri de huzurlu değildir.

Benim de üyesi olduğum ve Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in de hiç aksatmadan katıldığı İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu’nun 94.’ncü toplantısında İzmir Depremi ve Covid-19’un toplumun çeşitli kesimlerinde, bu arada esnaf ve sanatkârlar kesiminde neden olduğu sorunlar ele alındı. Ayrıca; bu dönem içinde Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı çalışmalar ile esnaf ve sanatkârın yaşadığı sorunlar ayrıntılı bir şekilde görüşüldü. İzmir Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği Başkanı Zekeriya Mutlu toplantıda yaptığı konuşmada; “kırmızı alarm” verdi, “bıçağın kemiğe dayandığını, esnafın zorda olduğunu ve dayanacak gücünün kalmadığını” söyledi.

Zekeriya Mutlu ki; iyimser, sorunları büyütmeyen, dayanışmayı önceleyen, çözüm odaklı bir kişiliğe sahip…

Eğer; Zekeriya Mutlu, “bıçak kemiğe dayandı, esnaf zorda, dayanacak gücü kalmadı…” diyorsa, bilelim ki; esnafın “isyanı”nı dile getiriyor.

Esnaf; en zor zamanlarda, tereddüt etmeden devletin yanında durmuş, birlik-beraberliğe, dayanışmaya öncülük etmiştir.

İzmir Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği Başkanı Zekeriya Mutlu; “esnafın deprem mağduru, pandemi mağduru olduğunu, 150 bin ailenin, en az 600 bin kişinin geçim sıkıntısında bunaldığını” söylüyor, “geç kalmadan devlet, yardım elini uzatsın” diyor.

Zaman; Zekeriya Mutlu’nun sesine, feryadına, çığlığına “kulak verme” zamanıdır.

ESNAFIN DAYANACAK GÜCÜ KALMADI

İzmir Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği Başkanı Zekeriya Mutlu; depremin ve pandemi sürecinin esnaf ve sanatkârı “dayanılmaz” noktaya getirdiğini anlattığı açıklamasında “BIÇAK KEMİĞE DAYANDI, ESNAF ÇERESİZLİK İÇİNDE, DAYANACAK GÜCÜ KALMADI, ERİYOR, KAYBEDECEK ZAMANIMIZ YOK..”dedi.

Mutlu’nun bu sözleri bir “haykırış”dır. Ülkemizi yönetenler, bu “haykırış”a kayıtsız kalmamalı.

Mutlu açıklamasında özetle şunları söyledi:

ESNAF NE İSTİYOR?

Esnaf depremden sonra yardım görmedi. Bunun yanında Covid-19 tedbirleri nedeniyle de 40 bin 203 işyerinin faaliyeti ya durduruldu, ya da sınırlandırıldı. Bu durum 150 bin aileyi, 600 bin kişiyi sıkıntıya soktu.

Esnaf borcunu, kirasını nasıl ödeyecek, ailesinin sağlık, gıda, eğitim ihtiyacını nasıl karşılayacak, evine nasıl ekmek götürecek?

  • Acil tedbirlerle esnafa kira desteği verilmeli,
  • 2020 yılı vergi ve SGK prim muafiyeti tanınmalı,
  • Asgari ücret kadar karşılıksız nakdi yardım yapılmalı,
  • İşyeri kapalı olduğu için elektrik, su, doğalgaz ödemeleri ile yükümlü olmamalı.

ESNAF DEPREM MAĞDURU

Mutlu; “İzmir esnafının deprem mağduru olduğunu, depremde işyeri yıkılan, evi veya dükkanı zarar gören, kiracı esnafa hiçbir yardım yapılmadığını” anlatarak “TESKOMB aracılığıyla 50 bin TL’ye kadar hibe verileceği açıklandı, ancak; askıda kaldı. Ne kefaletlere, ne de bankalara hiçbir talimat verilmedi.”dedi.

BIÇAK KEMİĞE DAYANDI

Mutlu; açıklamasını şu sözlerle sonlandırdı:

Esnaf ve Sanatkârlar pandemiden en fazla etkilenen kesim olduğu halde, devletin yanında durdu. Artık BIÇAK KEMİĞE DAYANDI.

Bir dakika bile beklemeden acil kararlar alınmalı, faaliyetleri durdurulan ve çalışması sınırlandırılan üyelerimize yardım yapılmalı.

Sonuç olarak: Esnaf vatanına, devletine, milletine sadakatle, sevgiyle bağlıdır, en zor şartlarda devletinin yanında konumlanır.

Esnaf toplumun “orta direği”dir, demokrasinin de sigortasıdır.

Her zaman sağduyuyu seslendiren İzmir Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği Başkanı Zekeriya Mutlu’nun “haykırışı”na kulak verelim.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/zekeriya-mutlu-nun-feryadi-esnaf-caresizlik-icinde-eriyor-kaybedecek-zamanimiz-yok-/113016

Ege Postası 11.12.2020

SAĞLIK SİSTEMİMİZİN İYİLİK MELEKLERİ: HEMŞİRELER…

Geride bıraktığımız hafta, TV 35 Kanalı’nda “Sağlık Sistemimizde Hemşirenin Önemi” konulu ilgiyle izlenen bir program gerçekleştirdik.

Program konuğumuz “Yüksek Lisanslı” ve “doktora programı”nı tamamlama aşamasında olan Uzman Hemşire, Türk Hemşireler Derneği İzmir Şube Başkanı Ebru Melek BENLİGÜL’dü.

Kamu yararına hizmet veren Türk Hemşireler Derneği’nin İzmir Şube Başkanı Ebru Melek BENLİGÜL; pandemi sürecinde, “insanı sağlıklı yaşatmak” temel felsefesiyle kendi yaşamlarını tehlikeye atarak özveriyle çalışan hemşirelerin çalışma ortamları, karşılaştıkları zorluklar, sorunları ve beklentileri konusunda “meslek disiplini” anlayışıyla ayrıntılı bilgi verdi

Kamuoyu, Ebru Melek BENLİGÜL’ün şahsında sağlık sistemimizin “güzel ve gülen yüzü, iyilik meleği” hemşirelerimizi bir kez daha görmek ve tanımak olanağını buldu.

Türk Hemşireler Derneği İzmir Şube Başkanlığı görevinin yüklediği sorumluluğun yanında, “akademik” çalışmalarını da yürüten, ulusal ve uluslararası çok sayıda toplantı ve panelde düzenleyici, konuşmacı ve yönetici olarak “etkin” rol üstlenen “hakemli” dergilerde “ödüllü” makaleleri yayınlanan Ebru Melek BENLİGÜL; pandemi sürecinin tüm sağlık çalışanları üzerinde oluşturduğu “tahribat”ı ayrıntılı bir şekilde anlattı.

SAĞLIK MESLEK YASASI

BENLİGÜL; Sağlık Bakanlığı’ndan ve Devlet’ten beklentilerini de, “Sağlık Meslek Yasası’nın çıkarılması, hemşirelere 3600 ek göstergenin verilmesi, pandemi sürecinde yaşamını yitiren sağlık çalışanlarının görev şehidi sayılması, sağlık çalışanlarının özlük haklarının ve ekonomik koşullarının iyileştirilmesi” olarak özetledi.

HEMŞİRE; SAĞLIK ORDUMUZUN KALBİ

Sağlık çalışanları; doktoruyla, hemşiresiyle, hasta bakıcısıyla ve temizlik personeliyle bir bütündür, biri diğerinin tamamlayıcısıdır.

COVİD-19 süreci bir kez daha göstermiştir ki; sağlık çalışanı olmak; özveriyi, insan sevgisini ve insanı yaşatma iradesini “ön kabul” olarak benimsemek demektir.

Sağlık çalışanı; din, dil, ırk, renk, yaş ve cinsiyet ayrımı yapmadan insanı kucaklayan kutsal, bir o kadar da “saygın” bir mesleği temsil ediyor.

Savaş” yoğunluğunda ve ağır risk ortamında geçen COVİD-19’la mücadele sürecinde haftalarca, aylarca evinden, eşinden, çocuğundan, ailesinden, sevgilisinden, sevdiklerinden, sevenlerinden uzak, “virüs” riski yüklenerek hastalarını iyileştirmek için gece-gündüz hizmet veren sağlık çalışanlarımızdan (Hemşire, Doktor, hasta bakıcı, hizmetli, ambulans şöförü)200’ün üzerinde “GÖREV ŞEHİDİ” verdik, yüreğimiz dağlanarak “şehit” vermeye de devam ediyoruz.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve ulusumuza sabır ve başsağlığı diliyorum, ruhları şad, mekanları cennet olsun.

SAĞLIK HİZMETİNİN KALİTESİ

Her meslek önemlidir, değerlidir. Ancak; insanı yaşatmak eğitimi ve iradesiyle yetiştirilen doktorluk ve hemşirelik mesleği; çok daha önemlidir, değerlidir, kutsaldır.

Sağlık hizmetinin kalitesini hastane binalarının konforu, yatak sayısının fazlalığı değil; doktorun, hemşirenin, diğer sağlık çalışanlarının niteliği, özverisi, mesleğine, yeminine bağlılığı, insan sevgisi ve insanı yaşatma azmi belirliyor.

Bu arada; hemşirelik mesleği kutsaldır, temelinde de sevgi, şevkat ve özveri vardır.

Hemşire; sağlık sisteminin kalbidir, sağlık hizmetindeki başarının belirleyicisidir, doktorun da yardımcısı ve en yakın çalışma arkadaşıdır.

Diyebiliriz ki; sağlık ordumuzun “kurmay”ları olan doktorlar ve hemşireler; hastalarına umut ve yaşama sevinci veren, aynı zamanda sağlık sistemimizin de güzel ve gülen yüzleridir.

Dileğim; ayaklarına taş değmesin.

Türk Hemşireler Derneği İzmir Şube Başkanı BENLİGÜL; programda ”çok ağır, riskli ve yaşamsal hizmet veren hemşirelerin maaşlarının yoksulluk sınırının altında, açlık sınırının da hemen üzerinde olduğunu ve ek ödemeler konusunda da sorunlar yaşandığını” dile getirdi.

BENLİGÜL; ayrıca, “COVİD-19 sürecinde, özellikle “yoğun bakım” hemşirelerinin çalışma koşullarının çok ağır olduğunu, virüs yükü taşıdıklarını, evlerine gidemediklerini, dinlenemediklerini, izin, istifa ve emeklilik haklarını da kullanamadıklarını” vurguladı.

COVİD-19’la savaşta, cephede en büyük mücadeleyi hemşireler, özellikle de “yoğun bakım” hemşireleri veriyor.

Sağlık sistemimizin “taşıyıcı sütun”u olan ve en ağır yükü yüklenen hemşirelerin özlük haklarının iyileştirilmesi, refah düzeylerinin yükseltilmesi; devletin görevi olma yanında, özünde; bir “insanlık görevi”dir.

Eş, anne, sevgili, arkadaş, sırdaş ve fedakarlık simgesi olan Atatürk Cumhuriyet’inin hemşiresi; aynı zamanda çalışkan, etik değerlere bağlı, cesur, bilgili, yetenekli, donanımlı ve “sevgi pınarı”dır.

Doktorların, hemşirelerin, bütünüyle sağlık çalışanlarının “ÖLÜYORUZ, TÜKENİYORUZ, SESİMİZİ DUYUN” feryadına kulak verelim.

Sonuç olarak: Sağlık çalışanlarımız; sağlığımızın sigortasıdır.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/saglik-sistemimizin-iyilik-melekleri-hemsireler-/113019

Ege Postası 18.12.2020

EGE-KOOP’UN FELSEFESİ: KENTSEL DÖNÜŞÜM; TERCİH DEĞİL, ZORUNLULUK…

EGE-KOOP’un kentsel dönüşüm konusundaki temel felsefesi; kentsel dönüşümün bir “tercih” değil, “zorunluluk” olduğunu öngörmektedir.

EGE-KOOP; kentsel dönüşümde temel ilke olarak kentte yaşayan herkesin ekonomik, sosyal, kültürel, fiziksel, çevresel ve güvenlik bağlamında “kaliteli” bir yaşama sahip olmasında “insan hakları”nı hareket noktası görmektedir.

Bu arada; “sosyal amaç” olarak, kentsel dönüşüm operasyonuyla “dönüştürülen” alanlarda “ayrışma”yı önleyerek “insan onuru”na uygun sağlıklı koşullarda “barış” içinde, birlikte “özgürce” yaşamayı sağlama konusunu “hareket noktası” kabul ediyoruz.

Öte yandan; son deprem felaketinin bize “dikte” ettirdiği gerçek; kentsel dönüşümün “sınırlı” bir zaman dilimiyle değil, “sürdürülebilirlik” prensibine uygun olması, projeye sahip çıkılması, proje alanında “yaşam kalitesi”nin devamını sağlamak için vatandaşlarla birlikteliği, dayanışmayı ve iletişimi kesintisiz sürdürme gerçeğidir.

Ayrıca; bugün doğru, kapsayıcı, bütüncül, sosyal içerikli, eşitlikçi, yaşanabilir kentsel dönüşüm projelerini hazırlamazsak; gelecekte çocuklarımıza, torunlarımıza “kaliteli” bir yaşam alanı bırakamayacağımız için topluma da, kente de, doğaya da, bizden sonraki kuşaklara da hesap veremeyiz.

YENİ DÖNEMDE KENTSEL DÖNÜŞÜMDE 3 TEMEL İLKE

Kentsel dönüşüm; günü kurtarma amaçlı değil; geleceği kucaklama hedefli ve ilkeler bütünlüğü içinde “NİTELİK, YERİNDELİK, BİRLİKTELİK” prensiplerinden sapma göstermeden gerçekleştirilmelidir.

Bu felsefeye uygun olarak üretilecek “nitelikli” konutlar; deprem, yangın, otopark ve yalıtım yönetmeliğine uygun olacak, bunun yanında; “engelli” yurttaşlarımızın “engelsiz” yaşayacakları fiziki düzenlemeyi de içerecektir.

Çağdaş dünyanın öngörmüş olduğu en yüksek kentsel standartları Türkiye’ye, kentlerimize getirmeliyiz.

NİTELİK’ten kastım; fiziksel, sosyal ve kültürel donatı alanlarıdır. Yeşil dokuyu ve sosyal alanları bu bağlamda ciddi bir biçimde dikkate almalıyız.

YERİNDE ÇÖZÜM; kentsel dönüşüm projelerinin ve yeni dönemin temel ilkelerinden birisi olmalıdır. Kentsel Dönüşümün’ün temel özelliği insanlarımızı yaşadığı çevreden koparmadan yerinde dönüşümü sağlamaktır. Ben bunun çok önemli bir kural olduğunu düşünüyorum.

Üçüncü konu; bana göre, BİRLİKTELİK ilkesi kentsel dönüşümün Anayasasıdır.  Şöyle bir iddiam var; kentsel alanların yeniden düzenlenmesini öngören ve belli bir toplumsal hinterlandı olan projeler, ancak; birlikte çalışarak, katılımcılık ve saydamlık yoluyla başarıya ulaşabilir. Bu ilkenin uygulanması aynı zamanda projenin hızını da olumlu şekilde etkileyecektir.

Bu arada; günümüzde, dünyada gelişmişlik açısından devletlerin yanında kentler de yarışıyor.

Bu nedenle; yerel yönetimlerle işbirliği içinde metropollerde “stratejik gelişme” planları hazırlanmalı ve bu planlarla kentlerin sağlık, turizm, finans, eğitim ve kültür merkezlerine dönüştürülmesi hedeflenmelidir. Böylece; “marka kentler” oluşacak.

Öte yandan; bu süreçte, “marka kentler”in yanında, EGE-KOOP’un önümüzdeki yeni dönemde de sosyal sorunluluğu gereği “toplumcu” projeler gündeme gelecektir.

Bu bağlamda; toplumcu ve demokratik örgütlenme anlayışıyla ve “katılımcı” planlamayla “kent ortaklığı” kurulmalıdır. “Kent ortaklığı”nın “özel sektör, kamu sektörü ve yerel katılımcılar”dan oluşan 3 taşıyıcı sütunu olacak; odağında halkın olduğu demokratik, katılımcı, saydam ve hesap verebilir yönetim anlayışıyla projeler hazırlanıp uygulanabilecektir.

Ayrıca; toplumcu kentsel dönüşüm projeleri “bütüncül” bir yaklaşımla, uygulanacak bölgenin güçlü, zayıf yönleri, fırsatları ve tehdit unsurları göz önünde bulundurularak hazırlanacak.

KENTSEL DÖNÜŞÜM; GEREKLİLİKTİR, “ÖTELENEMEZ” BİR İHTİYAÇTIR

Kontrolsüz göç; plansız, sağlıksız kentleşme, kaçak yapılaşma ve yaşadığımız deprem felaketi; kentsel dönüşümü özellikle İzmir bağlamında ötelenemez bir ihtiyaç haline getirmiştir.

Öte yandan; sağlıksız kentleşme, kaçak ve çarpık yapılaşma, bir yandan “kent estetiği”ni bozarak görüntü kirliliğine neden olmakta, diğer taraftan da; sosyal dokunun bozulmasına, farklı görüntü ve özellikte kent parçalarının oluşmasına, dolayısıyla ekonomik ve kültürel farklılaşmaya ve “yoksulluk” görüntüsünün yaygınlaşmasına yol açmıştır.

Ayrıca; kentsel dönüşüm fiziki, sosyal ve kültürel altyapıyla, yeşil çevre dokusuyla toplumsal ihtiyaçları karşılayacak; böylece; mutlu insanların bulunduğu, uygar ve yaşanabilir modern kentsel ortamların oluşmasına neden olacaktır.

EGE-KOOP’un kentsel dönüşüm felsefesinin odağında insan, hedefinde de; sağlıklı, mutlu, güvenli yaşam, sosyal eşitlik, toplumsal barış, kentsel rekabet ve modern kentleşme var.

Acil kentsel dönüşüm ve depreme önlem olarak uydu kentler oluşturmak ihtiyacıyla karşı karşıyayız. İzmir’i çevreleyen hazine arazilerinde uydu kentlerin inşası için imar çalışmalarına başlanması ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bu konuda sürdürülebilir işbirliği kaçınılamaz bir zorunluluk haline gelmiştir.

Sonuç olarak: İzmir’de 150 bin kişinin güven ve huzur içinde yaşadığı 36 yıldır tamamladığı tüm projelerin her koşulda arkasında duran Ege-Koop’un Genel Başkanı olarak diyorum ki; depreme karşı en etkili önlem; İzmir’in dört bir yanına modern uydu kentler oluşturmaktır.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/ege-koop-un-felsefesi-kentsel-donusum-tercih-degil-zorunluluk-/113020

Ege Postası 25.12.2020

EKONOMİDEKİ OLUMSUZ GİDİŞ; İŞSİZLİĞİ VE YOKSULLUĞU TETİKLİYOR…

Ekonomideki “olumsuz” gidişe pandemi sürecinin oluşturduğu “travma”nın eklenmesi; yurttaşlara özellikle de gençlere işsizlik ve yoksulluk olarak yansıyor.

Geniş tanımlı işsiz sayısı 10 milyonun üzerinde, her üç gençten biri işsiz, her evde bir işsiz var.

İşsizlik; “can yakıcı” bir problem olarak toplumun her kesiminde karşımıza çıkıyor, beraberinde de yoksulluğu ve umutsuzluğu getiriyor.

İşsizliğin olduğu her yerde “kötü” diye tanımladığımız her şey olur.

İşsizlik; “üretim”den koparılmış, “istihdam” yaratan yatırımlardan uzaklaştırılmış, “kriz”lerle boğuşan bir ekonominin geldiği noktadır.

İşsizlikle mücadelenin başarıya ulaşmasının yolu; planlı, programlı “üretim ekonomisi”nden, tüketimden ve ithalattan değil; “katma değer”i yüksek üretimden, ihracattan ve dolayısıyla “kaliteli büyüme”den geçer.

Üretken yatırım yapamayan, üretmeden tüketen ve “rekabet gücü” oluşturamayan ekonomi politikasıyla her geçen gün daha da “can yakıcı” hale gelen işsizlik ve yoksulluk problemini çözmek olası değildir.

İşsizlik; aynı zamanda yoksulluk, umutsuzluk, karamsarlık ve gelecek kaygısı demektir.

İşsizlik; demokrasiyi, toplumsal barışı, huzuru, güvenliği “tehdit” eden ve “sosyal doku”yu zedeleyen önemli bir etkendir.

İŞSİZLİK; KÖTÜLÜKLERİN ANASI

Odağında “insan” olmayan, “insan onuru”nu, refahını öncelemeyen, gençlerini üretimin ve istihdamın dışında bırakan ekonomi politikalarının “başarı şansı” yoktur.

Unutmayalım ki; ithalatı ve borçlanarak tüketimi teşvik eden, istihdam yaratan yatırımdan ve üretimden uzaklaşan, hane halklarını “gelirleriyle orantılı” olmayan yüksek borçlanmaya sürükleyen ekonomi politikalarının sonucu; işsizlik, yoksulluk ve umutsuzluktur.

Bu arada; “pandemi”yle birlikte ekonomide yaşanan ve giderek “kronik” hale gelen olumsuzluklar sonucu kapanan işyerleri, bir yandan özellikle büyükşehirlerde işsizliği arttırırken, diğer yandan da esnafı evine ekmek götüremez hale getirmiştir.

Esnaf ve sanatkâr geçinemiyorsa, evine ekmek götüremiyorsa, binlerce işyeri kapanıyorsa, esnaf yarınına güvenemiyorsa, geleceğinden kaygılıysa, bilelim ki; toplumun diğer kesimleri de güvenli ve huzurlu değildir.

İzmir Esnaf ve Sanatkârlar Odaları Birliği Başkanı Zekeriya Mutlu; sorun değil, çözüm odaklı olan, dayanışmayı önceleyen “iyimser” bir kişiliğe sahip olmasına karşın esnafın içinde bulunduğu durum karşısında adeta “isyan” ederek “esnaf çaresizlik içinde eriyor, dayanacak gücü kalmadı, bıçak kemiğe dayandı, kaybedecek zamanımız yok.”diyor.

Bu arada; kapanan işyerleri, artan işsizlik, pahallılık, yaygınlaşan yoksulluk; “suç”a ve “suçlu”ya, ahlak yozlaşmasına ve sosyal doku bozulmasına ortam hazırlıyor.

Sonuç olarak: Yoksulluğu ve işsizliği artıran ekonomideki olumsuz gidişat, iş bulmak amacıyla bekleşenler, sokaklarda işsiz ve amaçsız gezen gençler, kalabalıklar; toplumu da, demokrasiyi de esenliğe taşıyamaz.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/ekonomideki-olumsuz-gidis-issizligi-ve-yoksullugu-tetikliyor-/113024

Ege Postası 01.01.2021

2021; UMUT, MUTLULUK, SEVGİ VE KARDEŞLİK YILI OLSUN…

Umudumuzu asla tüketmeyelim; bizi yarınlara taşıyacak olan umutlarımızdır. 2021’i de umudu, mutluluğu, sevgiyi, kardeşliği paylaşarak çoğaltıp karşılayalım.

Umutsuzluğu, acıları, karamsarlığı, yaşadığımız tüm olumsuzlukları geride bırakarak geleceğimiz için sevgi, barış, dayanışma ve kardeşlik tohumlarını ekelim.

Acılarımızı paylaşarak azaltalım, mutluluğumuzu da paylaşarak çoğaltalım.

2020 yılını Elazığ’da, İzmir’de yaşadığımız deprem felaketinde enkaz altında kalarak yaşamını yitiren ve yaralanan canlarımızın acısıyla, COVİD-19 pandemi sürecinde toplumun her kesiminden hayatını kaybeden 20 binden fazla yurttaşımızın yürek burkan ızdırabıyla geride bıraktık.

Bu arada; 2020’de pandemi ve ekonomideki olumsuzlukların sonucunda oluşan işsizlik, yoksulluk, karamsarlık ve mutsuzluğun toplumda yarattığı sosyo-ekonomik travmayı birlikte yaşadık.

Öte yandan; 2020 yılını, pandemiyle, iflasların dalga dalga tüm esnaf kesimini kapsadığı, çalışanların gelirlerinin enflasyonun altında kaldığı, gelir dağılımı adaletsizliğinin yaygınlaştığı bir yıl olarak geride bıraktık.

2020’ye özgürlük, demokrasi, yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve öngörülebilirlik arayışının yoğunlaştığı bir yıl olarak veda ettik…

2020’de, iş bulmada umudunu kaybeden eğitimli gençlerin anasını, babasını, kardeşini, sevdasını ve canından fazla sevdiği vatanını terk edip geleceğini “yaban eller”de arayarak Avrupa ülkelerine “göç” ettiklerine şahit olduk.

UMUTLU BEKLEYİŞ

2020 geride kaldı. Gitsin gelmesin.

Yeni yıl; yeni bir başlangıçtır. Her başlangıç yeni bir umuttur.

2020’de yaşadıklarımızdan “ders” çıkaralım, ancak; geçmişe saplanıp kalmayalım.

Unutmayalım ki; sadece geriye bakanlar ileriyi göremezler.

Bu yaklaşımla; umutla karşıladığımız 2021 yılının yurttaşlarımız ve tüm insanlık için sağlık, mutluluk, huzur, refah ve barış getirmesi; birlikte hoşgörü içinde yaşama iradesinin “güç” kazandığı bir yıl olması en içten dileğimdir.

2021’in toplumumuzun her kesimi, özellikle de gençlerimiz ve kadınlarımız açısından “umut” dolu, eşitliğin, adaletin ve hakça paylaşımın “tartışma” konusu olmaktan çıktığı bir yıl olması; özlemim ve en samimi beklentimdir.

Yeni yılda; kadınlara yönelik şiddet ve katliamların son bulmasını güçlü bir ümit olarak dile getiriyorum.

2021’de deprem felaketinde acı gerçekle karşılaştığımız İzmir’de bugüne kadar adım atılmayan kentsel dönüşüm operasyonunun güçlü bir iradeyle başlatılmasını diliyorum.

2021 yılının “maskesiz”, “mesafesiz” kaynaşıp kucaklaşacağımız ve “sevgi”yi paylaşarak çoğaltacağımız, el ele gönül birliği içinde geleceğe umutla bakacağımız bir yıl olmasının “hayal”den gerçeğe dönüşmesi en güzel isteğimdir.

Nüfusumuzun yüzde 10’unun milli gelirin yüzde 70’ini, yüzde 90’ının da milli gelirin yüzde 30’unu aldığı “adaletsiz gelir dağılımı tablosu”nun 2021’de çalışandan, emekten yana “adil” hale getirilmesi için “kararlı” adımların atılacağı bir yıl olmasının umutlu beklentisi içindeyim.

Bu arada; yeni yılın düşünce ve ifade özgürlüğünde, örgütlenme özgürlüğünde, demokraside, hukukta, ekonomide “reform” yılı olmasını bekliyorum.

Sonuç olarak: 2020; acısıyla, tatlısıyla geride kaldı.

Yeni yıl; yeni bir başlangıçtır.

Her başlangıç yeni bir umuttur.

Geçmişten “ders” çıkaralım, ancak; geçmişe saplanıp kalmayalım.

Sadece geriye bakanlar, ileriyi göremezler.

Not: Yeni yılın ulusumuza ve tüm insanlığa, sağlık, mutluluk, huzur getirmesini, barış ve dayanışma içinde yaşama iradesinin güç kazanacağı yıl olmasını diliyorum.

Ege Postası köşe yazısı link
http://m.egepostasi.com/yazar/2021-umut-mutluluk-sevgi-ve-kardeslik-yili-olsun-/113025

Ege Postası 08.01.2021

KADIN KATLİAMLARINA BAKIŞ:

ÖZGÜRLEŞME VE SOSYALLEŞME SORUNU…

Kadına yönelik şiddet ve “sistematik” hale gelen “kadın katliamları”; son 10 yılda 3 kat arttı.

Kadınların en yakınındaki kişilerce katledilmeleri sonucu yaşamdan koparılan kadın sayısı; 2020 yılında 436’yı buldu.

Unutmayalım ki; bir kadın katledildiğinde sadece o kadın ölmüyor; geride bıraktığı herkes, toplumun tümü ölüyor.

Her gün en az bir kadın acımasızca, “hunharca” katlediliyor, parçalara ayrılıyor, yakılıyor.

Bu; cinayetle tanımlanamayacak bir “vahşet”tir.

Kadın cinayetlerinin katilleri; en yakınındakiler eşi, eski eşi, sevgilisi ”töre cinayetleri”nde de babası, evladı, akrabası…

Kadın cinayetlerinin coğrafyası, bölgesi yoktur; ülkenin tamamı kadın cinayetlerine sahne oluyor.

Sosyolojik ve ekonomik tablo; bize şunu anlatıyor:

Kadına yönelik şiddetin, kadın katliamlarının önlenmesi, kadının her alanda “özgürleşmesi”yle, “sosyalleşme”siyle mümkün olabilir.

Kadın kendi ayakları üzerinde duracak “ekonomik güç”e kavuşmadan, sosyal alanda özgürleşmeden, örgütlenme özgürlüğüne sahip olmadan, kadın-erkek eşitliği toplum kesimlerince içselleştirilmeden kadın katliamları önlenemeyeceği gibi demokratikleşme de, kalkınma da, gelişme de mümkün olmaz.

Kadının can güvenliği, yaşam hakkı ve özgürlüğü sorunu; özünde, bir “insanlık” ve “uygarlık” sorunudur.

Bir anlamda; kadın problemlerinin ve kadın cinayetlerinin temelinde toplum olarak hepimiz varız.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’Nİ UYGULAMAKLA YÜKÜMLÜYÜZ

Kadına yönelik şiddetin, katliamların önlenmesinin, kadının ekonomik olarak güç kazanmasının, özgürleşmesinin, sosyalleşmesinin ve örgütlenme hakkını kullanmasının ilk adımı; Türkiye’nin “ilk imza”yı atarak “taraf” olduğu uluslararası sözleşme olan “İstanbul Sözleşmesi”ni “ikilem” içinde olmadan “kararlılık”la uygulamaya başlamakla atılmış olur.

11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzalanan ve “İstanbul Sözleşmesi” adını alan sözleşme; Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir.

Bu bağlamda; Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ni “ilk” imzalayan ve 24 Kasım 2011’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “ilk” onaylayan ülke olma özelliğini taşıyor.

Avrupa Konseyi’nin desteklediği İstanbul Sözleşmesi; “taraf” olan ülkeleri “bağlayan” “Uluslararası Sözleşme”dir, Anayasamıza göre de; “milli hukukumuz”un bir parçasıdır.

İstanbul Sözleşmesi’nin sistematiğini, felsefesini Birleşmiş Milletler nezdindeki uluslararası antlaşmalar ve “tavsiye” metinleri oluşturmaktadır.

İstanbul Sözleşmesi; kadına yönelik “aile içi” şiddetin önlenmesi, kadın-erkek eşitliğinin “teşvik” edilerek sağlanması, cinsel istismar, taciz, tecavüz, erken evlendirme ve zorla evlendirmenin önlenmesi, kadının ötekileştirilmesinin engellenmesini öngörmekte ve bu konularda “üye ülkelere sorumluluk yüklemek”tedir.

Bu arada; İstanbul Sözleşmesi, kadına yönelik şiddeti “insan hakları ihlali” ve kadına yönelik “ayrımcılık” olarak görmekte, kadına fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik, her türlü cinsiyete dayalı tehdit ve zorlamayı “özgürlükten yoksun bırakma” olarak kabul etmektedir.

Öte yandan; İstanbul Sözleşmesi üye ülkeleri “kadın-erkek eşitliği ilkesi”ni Anayasalarına ve diğer ulusal mevzuatlarına dahil ederek uygulanmasını sağlamakla da “yükümlü” kılıyor.

Ayrıca; İstanbul Sözleşmesi; “taraf” ülkeleri, kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda “mücadele” veren Sivil Toplum Örgütlerini desteklemek, işbirliğini sağlamakla da “sorumlu” tutuyor.

İKTİDAR PARTİSİ NEDEN İKİLEM İÇİNDE?

Ülkemizde, kadına yönelik katliamların önlenmesi için alanlara inen kadınlar; ilkelerini ve üye ülkelere yüklediği “sorumluluğu” özetlemeye çalıştığım İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını istiyorlar.

Özet olarak İstanbul Sözleşmesi’nin 3 temel amacı var:

1-)Kadın-erkek eşitliği,

2-)Kadına yönelik şiddetin önlenmesi,

3-)Kadının korunması.

Ancak; ne var ki; devlet mekanizmasının yanında toplum olarak da, ne yazık ki; kadınları koruyamıyoruz.

Devlet mekanizmasındaki uygulamaların ve yargı kararlarının kadına yönelik şiddetin ve kadın katliamlarının önlenmesinde “yeterli ölçü”de caydırıcı olmadığı görülüyor.

Bu arada; kadın-erkek eşitliği bağlamında da, kadınların siyasette, yönetimde ve istihdamda eşit temsili konularında, gelişmiş Batı ülkelerinin de çok gerisindeyiz.

Buna karşın; son zamanlarda iktidar partisine mensup yetkililerin ve bazı sivil toplum kuruluşlarının İstanbul Sözlemesi’nden “çekilme” yolunda açıklamaları olduğu görülmektedir.

Oysa; İktidar Partisi’nin kendisi İstanbul Sözleşmesi’ni imzalamıştır. O halde; İktidar Partisi’nin bu ikilemi neden?

Sonuç olarak: İstanbul Sözleşmesi; özgürlük ve uygarlık belgesidir, milli hukukumuzun bir parçasıdır, bağlayıcıdır, uygulanması konusunda neden ikilem içindeyiz?

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/kadin-katliamlarina-bakis-ozgurlesme-ve-sosyallesme-sorunu-/113027

Ege Postası 15.01.2021

TÜRKİYE’NİN GERÇEK GÜNDEMİ VE YAPAY TARTIŞMALAR…

Ülkemizin 2020’den 2021’e aktarılan gerçek gündemi; Pandeminin “olumsuz” etkisiyle de derinden sarsılan ekonomik dengeler; işsizlik, yoksulluk, pahallılık, gelir dağılımı adaletsizliği, gelecek kaygısı…

Buna karşılık oluşturulan “yapay gündem”; “türban, darbe, siyasi figürlerin kişilik haklarına saldırı niteliğindeki karşılıklı ayrıştırıcı sert söylemleri”.

Oluşturulan ve özellikle; “çatışmacı, ayrıştırıcı” üsluptan kaynaklanan siyasal iklim ve yapay gündem; ülkenin ve toplumun gerçek gündemini perdeliyor.

Böylece; siyaset kurumu çözümün değil; yaşanan sorunların nedeni haline geliyor.

Giderek ağırlaşan ekonomik ve sosyal sorunlar; demokrasiyi kırılgan, özgürlükleri kullanılamaz, toplumsal huzuru da “sürdürülemez” hale dönüştürüyor.

Oysa; tüketime ve ithalata dayalı “kalitesiz” büyüme, üretmeden tüketen ve borçlanma ihtiyacı sürekli artan ekonomi, tarımda ve hayvancılıkta dışa bağımlılık, toplumsal istemlere cevap vermekten uzak sosyal politika uygulamaları; toplumsal dengeleri “olumsuz” etkileyerek toplum kesimlerini “endişe”ye sürüklüyor.

Bu arada; ihracatının ithalatını karşılayamayan, sürekli cari açık veren ve bütçe açığı da buna eşlik eden ekonomik yapı; ülkemizin uluslararası ilişkilerde de “hareket alanı”nı daraltıyor.

Ayrıca; zayıf ekonomi, kutuplaşan toplum ve giderek gerginleşen iç politika; sürdürülebilir olma sınırını aşıyor.

Öte yandan; ekonomik dengelerin bozulması, işsizliğin ve yoksulluğun artış eğilimini sürdürmesi ve gelir dağılımı adaletsizliğinin yaygınlaşması, umutsuzluğun da giderek karamsarlığa dönüşmesi; demokrasiyi de “kırılgan” hale dönüştürüyor.

Bu süreçte; iktidar ve muhalefet, “ittifak arayışlarını genişletme ve seçim kazanma stratejisini” gündemin ilk sırasına taşıyor.

AYRIŞAN GÜNDEM

Bu noktada da; “halkın gündemi” ile “siyasetin gündemi” birbirinden ayrışıyor.

Üretici, besici, köylü; ürettiğini değerine satamıyor, zarar ediyor, kredi borcunu ödeyemiyor; tarlası, traktörü haczediliyor.

İşçi, memur ve emeğiyle geçinen kesim; emeğinin karşılığını alamıyor, her geçen gün biraz daha da fakirleşiyor, evine ekmek götüremez duruma geliyor ve yoksullaşma giderek yaygınlaşıyor.

Bu arada; esnaf işyeri kapalı olduğu için ve açık olanlar da siftah etmeden dükkanını kapattığından ötürü zor durumda kalıyor, iflaslar çığ gibi büyüyor.

Buna karşılık; esnaf devletten beklediği desteği de yeterli ölçüde bulamıyor.

Bu “olumsuz” süreç; üreticinin, köylünün, çiftçinin, besicinin “üretimden kopması”na neden oluyor, ülkemizin etkili alanları, mecraları daralıyor, hayvan varlığı azalıyor.

Bu gidişin “doğal” sonucu da; dışa bağımlılık, işsizliğin ve yoksulluğun “dayanılmaz” boyuta ulaşması.

ATAMA BEKLEYENLER, PLANSIZLIK

12 milyon işsizimiz var, her 3 gençten biri işsiz, 1 milyon üniversite mezunu işsiz, her evde bir işsiz var.

Tarım ülkesiyiz veterinerler, ziraat mühendisleri atama bekliyorlar, atanamıyorlar; eğitimli işsizler arasında yerlerini alıyorlar.

Yüz binlerce öğretmen, aynı şekilde atama bekliyor, atanamıyor.

Bu tablo bize şunu gösteriyor:

Kentleşmeden tarım politikasına, eğitimden üretime, üniversite kontenjanlarından ihtiyaçlar sıralamasına ve istihdama kadar her alanda “plansızlık” var.

Bu “plansız yönetim” anlayışı: köyden kente “kontrolsüz” göçü tetikliyor, bu da işsizlikle birleşerek sosyal doku bozulmasına yol açıyor, oluşan “umutsuzluk” ve “kargaşa” da; “çatışma”ya, teröre uygun zemin hazırlıyor.

DEMOKRASİ TANIMI

Demokrasi; sadece iktidarı tanımlayan bir yönetim şekli değil, muhalefetin de varlığını, hakkını, hukukunu güvenceye alan bir yönetim biçimidir.

İktidar her rejimde var, ancak özgür, etkili muhalefet sadece demokraside var.

Demokrasinin kalitesini “iktidarların gücü” değil; özgür muhalefetin varlığı ve etkinliği belirler.

Demokrasinin gıdası; muhalefetin varlığı ve iktidar olacağı yolun açık olmasıdır.

Demokrasi; seçimi kazanan kadar kaybedenin de meşruiyetini içeren, onaylayan bir rejimdir.

Uzlaşı ve hoşgörü rejimi olan demokrasi; seçimi kaybedenin içine sindirdiği, kazananın da kaybedenle birlikte “milli irade”yi temsil ettiği gerçeğini benimsediği, içselleştirdiği, kabullendiği bir yönetim şeklinin adıdır.

Sonuç olarak: Barışa, huzura, mutluluğa, refaha ulaşmanın yolu; iktidarla muhalefetin “yapay gündem” arayışından vazgeçerek, halkın gerçek gündemine odaklanmalarından geçer.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/turkiye-nin-gercek-gundemi-ve-yapay-tartismalar-/113029

Ege Postası 21.01.2021

SOSYAL DEVLET, BUGÜNLER İÇİN VAR…

Toplumun ihtiyacı; eşitlikçi, kapsayıcı ve adil paylaşımı önceleyen sosyal devlet uygulamasıdır.

Sosyal devlet; kucaklayıcı, kapsayıcı, destekleyici bir demokratik siyasal iklimi öngörmektedir.

Bu siyasal iklim; aynı zamanda halkı “ortak bir gelecek” üzerinde ve uzlaşma ekseninde buluşturmaktadır.

Anayasamız; Türkiye Cumhuriyeti’nin çerçevesini “DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL HUKUK DEVLETİ” olarak çiziyor. Bu çerçevenin içini de “DEMOKRASİ, LAİKLİK, SOSYAL DEVLET VE HUKUK DEVLETİ” dolduruyor.

Bu arada; sosyal devletin omurgasını da “Sosyal Güvenlik Sistemi” oluşturuyor.

Sadece sosyal destek programları ve daraltılmış sosyal politikalar; sosyal devleti tanımlamaya yetmez.

Esas olan; sosyal güvenlik sisteminin toplumun tüm kesimlerini kapsayacak bir şekilde genişletilip yaygınlaştırılmasıdır.

Bunun ilk adımı da; ekonomiyi ve istihdamı tümüyle “kayıt içi”ne almaktır.

Oysa; ekonominin ve istihdamın yüzde 30’u kayıt dışı, basit anlatımla “merdiven altı”dır.

Siyaset kurumunun temel görevi de; seçmeni “yönetmek” yerine, seçmeni “yurttaş” olarak benimseyip sorunlarına “çözüm” üretmektir.

Bu bağlamda Sosyal devlet; işsizini, yoksulunu, güçsüzünü, yaşlısını, engellisini, kadınını, çocuğunu “Sosyal Güvenlik Şemsiyesi”ne alarak kucaklayan devlettir.

BARIŞ İÇİNDE BİRLİKTE YAŞAMA İRADESİ

Sosyal devlet; aynı zamanda demokrasinin kalite kazanmasına, uzlaşma, hoşgörü ve “barış içinde birlikte yaşama iradesi”nin güçlenmesine uygun bir ortam hazırlayan devlettir.

Sosyal devlet; salgın, hastalık ve doğal afetlerin neden olduğu sosyo-ekonomik “tahribat”ın ortadan kaldırılmasına dönük olarak “sosyal politika araçları”nı enerjik bir şekilde kullanan devlettir.

Pandemi; dünyada olduğu gibi ülkemizde de ekonominin bütün dengelerini derinden sarstı; işsizliğin, yoksulluğun, pahallılığın artmasına yol açtı.

Pandemi nedeniyle işyerleri kapanan esnaf ve işsiz kalanlar, tümüyle gelirlerini kaybettiler, bu kesimler kiralarını, borçlarını ödeyemez ve “eve ekmek götüremez” hale geldiler, yaşamlarını sürdürebilmek için yeniden borçlanmak zorunda kaldılar.

Bu tablo; sosyal devlet uygulamalarını gündeme taşıdı.

Bu noktada hükümet; ekonomik gerçeklerin ve olanakların elverdiği ölçüde, “sınırlı sosyal destek paketleri”ni uygulamaya koydu, kredileri ucuzlattı, bazı kalemlerde (KDV,ÖTV) vergi indirimine gitti, borçları erteledi, işyeri sahiplerine de “sınırlı” kira desteği verdi.

Ancak; “ucuz” krediyle borçlanmaya, borçları ötelemeye ve “sınırlı” parasal destek sağlamaya dayalı sosyal politika uygulamalarının, pandeminin neden olduğu ve giderek derinleşen “sosyo ekonomik ve psikolojik travma”yı giderme konusunda “yeterli” olmadığı görüldü.

Doğal olarak bu süreç; yeni önlemlere olan ihtiyacı gündeme taşıdı.

Yoksullaşan toplum, esnaf ve pandemi nedeniyle işsiz kalanlar; “hibe” yardımı, “sıfır” faizli, uzun vadeli ve bir süre ödemesiz “parasal” destek beklentisini dile getiriyorlar.

Sonuç olarak: Sosyal devlet bugünler için var. Siyaset; halkın yararına çözüm üreten uğraş alanıdır.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/sosyal-devlet-bugunler-icin-var-/113030

Ege Postası 29.01.2021

PANDEMİ; KORDON ESNAFINI SOLUKSUZ BIRAKTI…

Kordon; İzmir’in vitrini, yerli ve yabancı ziyaretçilerin ilgi odağı, sosyal cazibe merkezi ve yüksek “marka değer”i olan sosyo-ekonomik bir alandır.

Pandemi; ülke düzeyinde olduğu gibi, İzmir’de de ekonominin tüm dengelerini derinden sarsarken, Kordon esnafını ve Kordon’daki ekonomik ve sosyal yaşamı da “olumsuz” etkiledi, restoranlar, lokantalar, kafeler kapandı, cıvıl cıvıl, rengarenk yaşamın olduğu “pırıltılı” Kordon; sessizliğe büründü.

Pandemi; esasında yaşamsal bir sağlık sorunu olmanın yanında, aynı zamanda İzmir özelinde de, filmlere, şiirlere, şarkılara konu olan İzmir’in gerdanlığı, yüzük taşı Kordon’un renklerini soldurdu, Kordon esnafını da “soluksuz” bıraktı, nefes alamaz hale getirdi.

Yerli ve yabancı konukları ağırlayan, eğlence “yeme-içme” merkezi olan Kordon’da restoranlar, lokantalar, kafeler kapandı, çalışanlar işsiz kaldı, işyeri sahipleri de kirasını, faturalarını, kredi borcunu, sigorta primini, çek’ini ödeyemez hale geldi ve yaklaşık bir yıla yakın süredir de tümüyle gelirsiz kaldı, adeta sesi-soluğu kesildi.

Kordon esnafı da, çalışanları da yaşamlarını sürdürebilmek için borçlanmak zorunda, hükümet’ten de “sosyal destek” beklemek zorunda kaldılar.

DERDE DERMAN OLMADI

Bu süreçte hükümet; ekonominin gerçekleri ve elverdiği imkanlar ölçüsünde, “sosyal destek paketleri”ni aşama aşama uygulamaya koydu.

Hükümet; kamu bankalarını devreye sokarak kredileri ucuzlattı, borçları yeniden yapılandırarak erteledi, bazı kalemlerde KDV ve ÖTV’de indirime gitti, işsiz kalanlara ayda ortalama 1000 TL’lik bir destek sağladı, işyeri sahiplerine de “sınırlı” kira desteği verdi.

Ancak; “ucuz” krediyle borçlanmaya, borçları ötelemeye ve “sınırlı” parasal destek sağlamaya dayalı sosyal politika uygulamaları; esnafı ve işsiz kalanları soluklandırmaya yetmedi, yaraları sarmada “derde deva” olmadı.

ESNAFIN BEKLENTİSİ, YENİ ÖNLEMLER

Pandeminin neden olduğu ekonomik ve sosyal tahribatı önlemede gelinen bu süreç; yeni önlemlere olan ihtiyacı gündeme taşıdı.

Bu kez; pandemi dolayısıyla işyeri kapanan esnafın gelir vergisi ödemeleri ile stopaj ve KDV’de beyanname verme süresi ertelendi.

Pandemi nedeniyle faaliyetleri durdurulan işletmeler için “MÜCBİR SEBEP” kabul edildi. Bu işletmeler “MÜCBİR SEBEP” ortadan kalktıktan 26 gün sonra vergi beyannamesi verecekler.

Bu arada; Cumhurbaşkanı Erdoğan; esnafın 2019 ve 2020 ciroları esas alınarak, 2020’de ciro kaybının %3’ü oranında esnafa 2000 TL’den az 40.000 TL’yi de aşmamak kaydıyla farklı oranlarda “parasal yardım” yapılacağını açıkladı.

Bu aşamada; yoksullaşan toplum, yoksullaşan esnaf ve işsiz kalanlar; borçlanma yerine öncelikle, “hibe desteği”, daha sonra da “sıfır” faizli uzun vadeli ve bir yıldan az olmamak üzere de ödemesiz olarak parasal destek beklentisi noktasına geldiler.

Unutmayalım ki; sosyal devlet işsizini, esnafını pandeminin “olumsuz” etkisinden sakınan, koruyan, kollayan, sahiplenen, kucaklayıcı devlettir.

Sosyal devlet; bugün için var. Siyaset de; çözüm üreten bir “uğraş” alanıdır.

Esnafımız, işsizimiz, darda kalanlarımız; merkezi yönetimden ve yerel yönetimlerden “anlamlı, derde derman” destek bekliyor.

Sonuç olarak: Soluksuz kalan esnaf, işsiz; siyaset kurumundan “derde derman” çözüm üretmesini bekliyor.

Ege Postası köşe yazısı link
http://www.egepostasi.com/yazar/pandemi-kordon-esnafini-soluksuz-birakti-/113031

Ege Postası 05.02.2021

YAPAY TARTIŞMALARLA GERÇEK GÜNDEMDEN UZAKLAŞIYORUZ…

Ülkemizin 2020’den 2021’e aktarılan gerçek gündemi; pandeminin “olumsuz” etkisiyle derinden sarsılan ekonomik dengeler; işsizlik, yoksulluk, pahalılık, gelir dağılımı adaletsizliği, gelecek kaygısı…

Buna karşılık oluşturulan “yapay gündem”; “türban, darbe, siyasi figürlerin kişilik haklarına saldırı niteliğindeki karşılıklı ayrıştırıcı sert söylemleri”.

Oluşturulan ve özellikle; “çatışmacı, ayrıştırıcı” üsluptan kaynaklanan siyasal iklim ve yapay gündem; ülkenin ve toplumun gerçek gündemini perdeliyor.

Böylece; siyaset kurumu çözümün değil; yaşanan sorunların odağı haline geliyor.

Ayrıca; zayıf ekonomi, kutuplaşan toplum ve giderek gerginleşen iç politika; sürdürülebilir olmayı aşıyor.

Öte yandan; ekonomik dengelerin bozulması, işsizliğin ve yoksulluğun artış eğilimini sürdürmesi ve gelir dağılımı adaletsizliğinin yaygınlaşması, umutsuzluğun da giderek karamsarlığa dönüşmesi; demokrasiyi de “kırılgan” hale dönüştürüyor.

Bu süreçte; iktidar ve muhalefet, “ittifak arayışlarını genişletme ve seçim kazanma stratejisini” gündemin ilk sırasına taşıyor.

Bu noktada da; “halkın gündemi” ile “siyasetin gündemi” birbirinden ayrışıyor.

Üretici, besici, köylü; ürettiğini değerine satamıyor, zarar ediyor, kredi borcunu ödeyemiyor; tarlası, traktörü haczediliyor.

İşçi, memur ve emeğiyle geçinen kesim; emeğinin karşılığını alamıyor, her geçen gün biraz daha fakirleşiyor, evine ekmek götüremez duruma geliyor ve yoksullaşma giderek yaygınlaşıyor.

Bu “olumsuz” süreç; üreticinin, köylünün, çiftçinin, besicinin “üretimden kopması”na neden oluyor, ülkemizin ekili alanları, meraları daralıyor, hayvan varlığı azalıyor.

Bu gidişin “doğal” sonucu da; dışa bağımlılık, işsizliğin ve yoksulluğun “dayanılmaz” boyuta ulaşması.

NİTELİKLİ GENÇLER ÜLKEYİ TERKEDİYOR

Bu arada; ülkemizde üniversiteye girebilmek bir dert, mezun olduktan sonra işsiz kalmak, hayal kırıklığı yaşamak “işe yaramama duygusu”na kapılmak; başka bir dert.

Asgari ücretle çalışmaya razı mühendis, “market kasiyerliği” için başvuru yapan üniversite mezunu gençlerimiz var.

Bu tablo; eğitimli, nitelikli gençlerin vatanını, anasını-babasını, sevdasını geride bırakarak umuda koşmasına, geleceğini “yabaneller”de aramasına ve canından çok sevdiği vatanını terk etmesine neden oluyor.

Başta ülkemizi yönetenler olmak üzere hepimize düşen görev; eğitimli, nitelikli gençlerimize yaşanacak vatanı hazırlamaktır. Bu “ötelenemez” bir görevdir.

Hatırlayalım; 1960’lı yılların başında “vatanını terk edenler”, Avrupa’nın “ucuz işgücü” ihtiyacını karşılayan işçilerimizdi.

Bugün ise, “doktora”lı, “yüksek lisans”lı üniversite mezunu nitelikli gençlerimiz; bilgisini, becerisini yurt dışında kullanmak için “nemli gözlerle” ülkemize veda ediyor.

Yapılan araştırmalar; üniversite mezunu gençlerimizin yüzde %60’ının geleceğini yurt dışında aradığını gösteriyor.

Bu; ülkemizi “parlak” bir geleceğe taşıyacak sürdürülebilir tablo değildir.

Asla unutmayalım ki; ülkemizin en değerli “hazine”si yetiştirdiğimiz “nitelikli” insan gücümüzdür.

25 yıl eğittiğimiz doktor, mühendis, bilim insanı olarak yetiştirdiğimiz değerlerlerimize sahip çıkalım, onlara “uygun” iş ortamı hazırlayalım, doğup büyüdüğü vatanına küstürmeyelim.

Sonuç olarak: Gençlerimize gelecek hazırlayalım, onları “yapay” gündemlere, “çatışmacı” siyasal ortama “kurban” etmeyelim.

Ege Postası köşe yazısı link

http://www.egepostasi.com/yazar/yapay-tartismalarla-gercek-gundemden-uzaklasiyoruz-/113036

 

Ege Postası 12.02.2021

KARŞIYAKA BELEDİYE BAŞKANI DR.CEMİL TUGAY’IN

“KENTSEL SORUMLULUK VE HAKÇA PAYLAŞIM FELSEFESİ…”

Geçtiğimiz hafta, Karşıyaka Belediye Başkanı Doktor, Estetik ve Plastik Cerrahi Uzmanı Cemil Tugay’ı ziyaret ederek “Kentsel Hizmet” anlayışını ve “geleceğe doğru Karşıyaka Vizyonu”nu kendisinden dinleme olanağını buldum.

Karşıyaka Belediye Başkanı Dr.Cemil Tugay’ın “önyargı”dan uzak, halkla iletişim kanallarını açık tutan, işbirliğini ve dayanışmayı önceleyen, insanların yaşadığı kenti sahiplenme duygusuna önem veren ve “Kentsel sorumluluğun” da “hakça” paylaşılmasını isteyen bir “yönetim anlayışı”nı temsil ettiğini gördüm.

Karşıyaka Belediye Başkanı Dr.Cemil Tugay; ülkesini ve insanları seviyor, ülkemizin güzelliğine ve insanlarımızın da “iyi insan” olduklarına inanıyor.

Bu arada; insanları iyilikten uzaklaştıran temel nedenin yürürlükte olan “sistemin kusurları”nda arayan Karşıyaka Belediye Başkanı Dr.Cemil Tugay; “sistemin kusurlarından arındırılması halinde güçlü ve çağdaş bir ülkede yaşayacağımızı öngördüğünü” söylüyor.

Karşıyaka Belediye Başkanı Dr.Cemil Tugay; “çocuklarımızın ve gençlerimizin güzel bir geleceğe doğru bilinçlendirilmesi için kendisi de “birey” olarak sorumluluk üstlenip çalışmalarını bu noktaya odaklandırdığını vurguluyor, Belediye Başkanı olmak isteğini de bu ideale bağlıyor.”

Öte yandan; aynı zamanda kendisi de bir hekim olan Karşıyaka Belediye Başkanı Dr.Cemil Tugay; insan ve toplum sağlığını önceleyen projeleri olduğunu özellikle vurguluyor.

Ayrıca; kültür, müzeler, kütüphaneler ve girişimci gençlerin önünü açacak projeler, GENÇLİK MERKEZLERİ, TEKNOKENTLER Karşıyaka Belediye Başkanı Dr.Cemil Tugay’ın öncelikleri arasında.

Dr.Cemil Tugay; Karşıyaka Belediye Başkanı olarak, “gösterişli” projelere değil, insanların hayatını kolaylaştıracak sosyal projelere ağırlık veriyor, kentin temizliğini ve yeşil çevre dokusunu önceliyor.

Bir formül etrafında özetleyecek olursam; Karşıyaka Belediye Başkanı Dr.Cemil Tugay; “ben merkezli” olmayan, eşitlikçi; hakça paylaşımcı, saydam, sorumluluk üstlenen, mütevazi ve aynı zamanda da yenilikçi bir kişiliğe sahip.

KENTSEL DÖNÜŞÜM VE EGE-KOOP

Karşıyaka Belediye Başkanı Dr.Cemil Tugay; Kentsel Dönüşüm Müdürlüğünü kuran ve Büyükşehir Belediyesi Kentsel Dönüşüm Daire Başkanlığı’yla koordineli bir çalışma yürüten ilk ilçe Belediye Başkanı olma özelliğini taşıyor.

Bu bağlamda; görüşmemiz sırasında, Ege-Koop’u çok yakından izlediğini, zor koşullarda ürettiği projeleri değerli bulduğunu, Karşıyaka Belediyesi olarak Ege-Koop’la yakın işbirliği yapmak istediğini söyleyen Dr.Cemil Tugay, Ege-Koop’un kentsel vizyonunun ve deneyimlerinin aktarılması amacıyla Karşıyaka Belediyesi’nin teknik ekibiyle “ortak toplantı” önerisinde bulundu.

Ege-Koop olarak biz de insan, çevre ve toplum odaklı “Kentsel yenileme” projelerinde Karşıyaka Belediyesi’yle deneyimlerimizi paylaşmaya, İzmir’in aldığı göçler, sosyal yetersizlikler, ekonomik nedenler ve özellikle de deprem odaklı afetler sebebi ile dönüşüme ihtiyaç duyulduğu bu çerçevede işbirliğine hazır olduğumuzu söyledim.

BAŞKAN TUGAY’IN GÜNDEMİNDE NELER VAR?

Karşıyaka Belediye Başkanı Dr.Cemil Tugay’ın gündemini oluşturan hizmetler ve tasarladığı projeler de ana hatlarıyla şöyledir:

  • Sağlık alanında Alzheimer evi, çocuk ağız ve diş sağlığı polikliniği ve sporcu sağlık merkezi gibi projeler…
  • Spor alanları, çim sahalar, yüzme havuzu, buz pateni pisti önümüzdeki dönemde hizmete girecek şekilde projelendirildi.
  • Kent müzesi,
  • Yaşlılar için bakım ve rehabilitasyon merkezi,
  • Tarımsal Kalkınma hareketi başlatılacak, sadece köylerde klasik tarım ve hayvancılık değil; arıcılık, aromatik ve tıbbi bitkiler üzerine tarımsal yapılanma, ayrıca; Yamanlar domatesini bölgesel ürün olarak işaretleyip tohumunu korumak ve daha fazla ekilmesini planlamak,
  • Ağaç dikmek, yeşil alan, park, bisiklet yolu gibi gerçekleştirilen sosyal ve çevre içerikli projeleri sürdürülebilir kılmak,
  • Karşıyaka Belediyesi’nin birincilik ödülüne layık görüldüğü cinsiyet eşitliğine ilişkin uygulamaları toplumun her kesiminde yaşam biçimine dönüştürmek.
  • İlk defa kurulan Kadın ve Aile Müdürlüğü’nün çalışmaları ve toplumun çekirdeğini oluşturan kadın ve ailenin güncel sorunlarını öncelikle çözüme kavuşturacak projeler.

Sonuç olarak: Karşıyaka Belediye Başkanı Dr.Cemil Tugay; kent yönetiminde saydamlık ve sorumluluğu hakça paylaşmayı, toplum ve insan sağlığını, kültür-sanatı, genç girişimciliği; çocuğu, kadını, çevre ve insanı önceleyen bir felsefeye sahip.

Ege Postası köşe yazısı link

http://www.egepostasi.com/yazar/baskan-tugay-in-kentsel-sorumluluk-ve-hakca-paylasim-felsefesi-/113039

Ege Postası 19.02.2021

DEMOKRASİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Demokrasinin hücresini; dokusunu bağımsız yargı, hukukun üstünlüğü ve mutlak düşünce ve ifade özgürlüğü oluşturmaktadır.

Adaletin herkes için sağlandığı güçlü bir hukuk devleti; herkesin kendisini korkusuzca ifade edebildiği “özgürlük ortamı”; demokrasinin “olmazsa olmaz”ıdır.

Bu arada; ekonomi de, demokrasiden ve “hukuki çerçeve”den bağımsız değildir.

Liberal piyasa düzeninde yargı bağımsızlığı, özgür ve bilimsel akademik ortam ve özgür medya; “rekabet gücü”nün önemli parametrelerinden biridir.

Öte yandan; olağan demokratik işleyişten uzaklaşılması; “iş insanları”nı yatırımdan soğutur, yaratıcılıktan ve girişimcilikten uzaklaştırır.

Unutmayalım ki; daha fazla demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve bağımsız yargının olduğu bir ülkedeki “düşük büyüme”, bu niteliklerin olmadığı bir ülkedeki “yüksek büyüme”den daha değerli, daha prestijlidir.

Kaldı ki; “iyi” bir demokrasi; çoğunluğun ülkeyi yönetmesinin yanında azınlığın ve güçsüzlerin de kendilerini güvende hissedip hissetmemesiyle, “eşit” ve “adil” muamele görüp görmemesiyle ölçülür.

Ayrıca; “iyi” bir demokrasinin ifade özgürlüğüne, “eleştirel” medyaya, “iyi” bir yönetimin de “iktidar alternatifi” güçlü, etkili bir muhalefete ihtiyacı var.

Muhalefet; aynı zamanda “iktidar”a da “meşruiyet” sağlayan, demokrasiyi de dengeleyen bir güçtür.

DEMOKRASİNİN ERDEMİ

İktidar her yönetim şeklinde var, ancak; iktidar alternatifi güçlü ve etkili muhalefet; sadece çoğulcu, çok sesli, katılımcı demokrasilerde var.

Bu özellik; demokrasinin farkındalığı, kalitesi ve erdemidir.

Demokrasi; özünde “ince ayarlı” insan odaklı ve demokratik kurumları esas alan bir “denge” rejimidir.

Demokrasi; yalnızca iktidarı tanımlayan bir yönetim biçimi değil; muhalefetin, farklı düşüncelerin hakkını, hukukunu koruyan, güvenceye alan ve muhalefetin de iktidar olacağı yolu açık tutan bir yönetim şeklidir.

Bu bağlamda; demokrasinin kalitesini iktidarın gücü değil, özgür muhalefetin varlığı ve gücü belirler.

Bunun yanında demokrasi; seçimleri kazanan kadar kaybedenin de meşruiyetini içeren, onaylayan bir rejimdir.

Önemli bir nokta da; “milli irade”yi sadece seçimi kazanan siyasi parti değil, çoğunluğu elde edemeyen siyasi partiler de birlikte “temsil” ederler.

Demokrasinin “sağlıklı” işleyişinden iktidar kadar muhalefet de sorumludur.

Demokrasi; iki kanatlı kuşa benzer, tek kanatla uçamaz.

İktidar ve muhalefet kanadıyla birlikte uçar.

Sonuç olarak: Demokrasilerde iktidar, “her şey” değildir, her istediğini yapamaz, denetlenebilir, gücü de, yetkileri de anayasayla sınırlandırılmıştır.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/demokrasi-nedir-ne-degildir-makale,113040.html

Ege Postası 26.02.2021

DÜNÜMÜZÜ SAHİPLENMEZSEK;

YARINIMIZI KAYBEDERİZ…

Ulusları ve devletleri prestijli kılan; sembollerini ve geleneklerini koruyarak gelecek kuşaklara emanet etmeleridir.

Bu nedenle; en büyük çağdaşlaşma projemiz olan Cumhuriyet’in eserlerini ve başta ulu önder Atatürk olmak üzere Cumhuriyet’i kuranların hatıralarını gözümüz gibi korumalıyız.

Kurtuluşumuzu, kuruluşumuzu ve kurucumuzu sahiplenmezsek; geçmişimize sahip çıkmazsak, geleceğimizi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olur.

Atatürk’ün “EN BÜYÜK ESERİMDİR” dediği ve bize “YAŞATMA, YÜCELTME” görevini verdiği Cumhuriyet; 83 milyon olarak hepimizin “ortak payda”sı ve yolumuzu, geleceğimizi aydınlatan “KUTUP YILDIZIMIZ”dır.

Cumhuriyet; “yurttaşlık bağı”yla bağlı olan herkesi kucaklayan ve asla ayrıştırıcı olmayan, bütünleştirici, bizi geleceğe taşıyan “değerler bütünü”müzdür.

Cumhuriyet; milli mücadeleyi, ulusal kurtuluş savaşını ve Atatürk devrimlerini bünyesinde toplayan ve bu üç “taşıyıcı sütun” üzerinde yükselen “AYDINLANMA VE ÇAĞDAŞLAŞMA PROJEMİZ”dir.

Cumhuriyet; milli ekonomiyi kalkınma, sanayileşme, üretim ve refah eksenine oturtan, bireyi ve toplumu birlikte kavrayan “kimsesizlerin kimsesi” olan bir yönetim şeklidir.

Unutmayalım ki; Laiklik Cumhuriyet’in “taşıyıcı kolon”udur.

Laiklik; “kasıtlı” olarak dillendirildiği gibi “din karşıtı” bir sistem değil, tam tersine; din ve ibadet özgürlüğünün sigortasıdır, güvencesidir.

Laikliği “göz ardı” etmek; Cumhuriyet’in “içini boşaltmak” anlamına gelir.

Laiklik; aynı zamanda “demokrasi ve özgürlük”le de yapışık “üçüz kardeş”dir, hem birbirini tanımlıyorlar, hem de “ayrılmaz” bir bütünü oluşturuyorlar.

AYDINLIK VE ÖZGÜR TÜRKİYE’YE UYANALIM

Her sabah daha aydınlık, daha güzel, daha özgür ve daha demokrat bir Türkiye’ye uyanmak; 83 milyon hepimizin “ortak ideal”i olmalıdır.

Bu “ortak ideal” etrafında oluşan beklentinin karşılanmasında iktidar ve muhalefet partilerine uzlaşı, dayanışma ve sorunlarımıza çözüm aramada önemli ve ötelenemez görevler düşmektedir.

Ayrışmanın, kutuplaşmanın ve siyasi rekabeti “kavga”ya dönüştürmenin demokrasiyi nasıl zehirlediğini, soluksuz bıraktığını, yaşadığımız “acı” deneyimlerle gördük.

Siyaseti ülkeye ve ulusa “hizmet yarışı” olmaktan çıkarıp bir “ölüm-kalım müdacedelesi”ne dönüştürmek; demokrasinin kalitesini de aşağı çekmektedir.

Kırıcı, yıpratıcı olmayan ve kişilik haklarına saldırı niteliği taşımayan siyaset ortamının kazananı demokrasi, halkımız ve ülkemiz olur.

Unutmayalım ki; yurttaşlık, ulusal egemenlik, bağımsızlık, uygarlık, bilim ve özgürlük eksenine oturan Cumhuriyetimiz; en büyük “Türk Devrimi”dir.

Sonuç olarak: Tarih; siyasi ortamda, bir “hesaplaşma” aracı olmamalıdır. Tarih; geçmişin olaylarından ve tecrübelerinden yararlanarak geleceğe “ortak akıl” zemininde yolculuktur.

Bu yolculuk; birlik-beraberlik anlayışıyla ülkeyi ve ulusu esenlik içinde geleceğe taşıma yolculuğudur.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/dunumuzu-sahiplenmezsek-yarinimizi-kaybederiz-makale,113045.html

Ege Postası 05.03.2021

VATANDAŞIN BORCU 18 YILDA 26 KAT ARTARAK

4 MİLYAR DOLARDAN 109 MİLYAR DOLARA ÇIKTI…

Toplum derin yoksulluk içinde, hane halkı da borç kıskacında.

Siyasal kadrolarda gündemin “öncelik” sırasına göre değil; “yapay” tartışmalarla oluşturma çabasında.

Oysa; bir yandan pandemi sürecinin ekonomiye “olumsuz” etkileri; öte yandan da işçinin, esnafın, emeklinin, emekçinin, köylünün, üreticinin, çalışanın, çalışmayanın geçim derdi.

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun verilerine göre; mutfakta yangın büyüdü, ekonomik “kriz”in emeğiyle geçinenler üzerindeki “yıkıcı” etkisi gün geçtikçe dikkat çekici bir şekilde ortaya çıktı.

Türk-İş’in “açlık ve yoksulluk” araştırmasının Şubat ayı sonuçlarına göre; 4 kişilik bir ailenin “açlık” sınırı 2 bin 719 TL oldu.

Yoksulluk sınırı da 8 bin 856 TL. Buna karşılık asgari ücret 2 bin 826 TL.

Bu “açlık” ve “yoksulluk” tablosu, buna karşılık belirlenen asgari ücret; “insani” ve sürdürülebilir bir tablo oluşturmadığı gibi, sosyo-ekonomik bunalımın da “ayak sesleri”dir.

Bu tabloyla mutluluk, huzur ve istikrarın sağlanması olası değil. Ülkemizde çalışan iki kişiden biri asgari ücretli, 10 milyon işsiz ve 20 milyon “derin” yoksul.

Bu; toplumu “esenlik” içinde geleceğe taşıyabilecek bir tablo değildir.

Öte yandan; CHP Milletvekili, yetkin ekonomist ve Devlet Planlama Teşkilatı Eski Müsteşarı İlhan Kesici’nin açıklamasına göre; “vatandaşın konut, taşıt ve tüketim kredisinden oluşan hane halkı borcu; 2002’de 4 milyar dolarken 2020’de, 18 yılda 105 milyar dolar (26 kat) artarak 109 milyar dolar oldu.”

33 milyon kişi kredi borçlusu. Bu tablo; vatandaşın çok ağır bir “borç kıskacı”nda olduğunun açık göstergesidir.

Bu arada; pandemi süreci sona erdiğinde, devletin yardımları bittiğinde; işyerleri kapanacak, şirket iflasları başlayacak, işçi çıkarma yasağı katlığında da özellikle 2,5 milyon eğitimli işsize istihdam olanağı sağlanamayacağı değerlendiriliyor.

Unutmayalım ki; işsizlik ve yoksulluk her türlü kötülüğün anası, demokrasinin ve iç dayanışmanın da önündeki en büyük “tehdit”dir.

ÇOCUK YOKSULLUĞU

Çocuk; en değerli varlığımız, aynı zamanda da geleceğimizdir.

Çocuk; ekonomik, psikolojik ve sosyal bağlamda ne kadar iyi koşullarda büyürse, ülkemizin ve ulusumuzun da geleceği o ölçüde “parlak” olur.

Çocukluk dönemi insan gelişimi ve sosyal birikim açısından “kritik” bir evredir.

Gerçek olan şu ki; yoksulluk ve beslenme yetersizliği nedeniyle çok sayıda çocuk, hayata ve geleceğe “iyi koşul”larda adım atamıyor.

Yoksulluk; çocukların yaşamanı derinden etkilemekte, yaşam kalitesini, ailesiyle, toplumla iletişimini, sağlık ve eğitim koşullarını “olumsuz” bir ortama sürüklüyor.

Ayrıca; çocuğun yoksulluk dönemi, geleceğe dönük beklentilerini de “umut kırıklığı”na dönüştürüyor.

Gelecek kuşakların sağlıklı, donanımlı, yüksek moralli yetişmesi için ülkemizin sürdürülebilir kalkınma ve adil gelir bölüşümünün yanında çocuk ve aile gelişimi açısından “çocuk yoksulluğu”yla etkin bir mücadele planını uygulamaya koyması gerekir.

Unutulmamalıdır ki; çocukları ve gençleri sağlıklı ve donanımlı bir ortamda yetişmeyen toplumların ekonomide ve “insani gelişmişlik”te ön sıralarda yer alması olası değildir.

Sonuç olarak: Ülkemizin gerçek gündemi; işsizlik, yoksulluk, pahallılık, borç kıskacı ve gelecek kaygısı…

Çocuk yoksulluğu da; umutsuz bir geleceğe işaret ediyor.

Siyasal kadrolar “yapay” gündem üretmekten vazgeçerek halkın gerçek gündemine odaklanmalı.

 Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/vatandasin-borcu-18-yilda-26-kat-artarak-4-milyar-dolardan-109-milyar-dolara-cikti-makale,113047.html

Ege Postası 12.03.2021

UYGARLIĞIN ÖLÇÜSÜ; CİNSİYET EŞİTLİĞİ…

KADINLARIN KORKUSUZ YAŞAMA HAKKI…

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde; İnsan hakları temelinde; kadınların politikada, eğitimde, ekonomide ve istihdamda eşit koşullara sahip olup olmadığını, cinsiyet eşitliğinin hayatın tüm alanlarında uygulanıp uygulanmadığını ve kadına yönelik her türlü şiddetin neden önlenemediğini sorguluyoruz.

Bu bağlamda; kadının istihdamdaki payı, sosyal yaşamdaki konumunu, siyasi alandaki temsil oranı; ne yazık ki, “cinsiyet eşitliği”ne ilişkin “olumlu” bir tablo oluşturmuyor.

Üstelik; gözü dönmüş erkekler tarafından kadına yönelik cinsel istismar, şiddet ve katliamlar da durmak bilmiyor.

Kadının can güvenliği, vücut bütünlüğü ve yaşam hakkı tehdit altındadır.

Oysa; uygar devletin en temel, vazgeçilmez görevi; cinsiyet eşitliğini eksiksiz sağlamak ve kadının korkusuz yaşam hakkını güvenceye almaktır.

Devlet; kadın-erkek tüm yurttaşlarının “korkusuz yaşam hakkının garantörü” olmak durumundadır. Bu garantörlük; devletin “varlık nedeni”dir.

Oysa; yılbaşından bu yana 68 kadın en yakınındaki gözü dönmüş cani erkekler tarafından katledildi.

Kadınlar kendilerini güvende hissetmiyorlar; “güvercin ürkekliği”yle yaşamlarını sürdürüyorlar.

Bu arada; adli mekanizmaların kararları, “iyi hal” uygulamaları ve devletin kadına yönelik şiddet ve katliamlar karşısındaki zayıf refleksi; bu şiddet ve katliamları önlemede ne yazık ki; yeterli ölçüde etkili olamıyor.

Unutmayalım ki; can güvenliği ve korkusuz yaşama hakkı; en temel insan haklarının özünü oluşturmaktadır.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ; KADININ KORUMA KALKANI

Kadına yönelik her türlü şiddetin ve katliamın oluşturduğu vahşet tablosu; kadının “koruma kalkanı” olan İstanbul Sözleşmesi’nin ne kadar yaşamsal olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

İstanbul Sözleşmesi; 2011’de, AK Parti iktidarında İstanbul’da imzalanan, 2013’de de TBMM’de onaylanan ve Türkiye’nin ilk imzayı atarak “öncü” devlet olduğu Avrupa Konseyi’nin şemsiyesindeki bir uluslararası sözleşmesidir.

İstanbul Sözleşmesi; aynı zamanda, Türkiye’nin prestiji ve uluslararası platformda da “yumuşak gücü”dür.

İstanbul Sözleşmesi; öncelikle kadına yönelik şiddeti önlemeyi, kadını “koruma”ya almayı, kadına uygulanan şiddetin “kovuşturma” ve “soruşturma”sının adli mekanizmada etkin bir şekilde yürütülmesini ve kadının toplumun her alanında özgür ve eşit birey olarak yer almasını öngörüyor.

Bu bağlamda; İstanbul Sözleşmesi iç hukukumuza yansıtılmış ve bu konuda devlet çapında “bütüncül” politikalar üretilmesi yükümlüğü benimsenmiştir.

Gelinen aşama; İstanbul Sözleşmesini eksiksiz ve etkin bir biçimde uygulama aşamasıdır.

Oysa; İstanbul Sözleşmesi’ne ilk imzayı atan “öncü” devlet Türkiye’nin, sözleşme hükümlerini “eksiksiz” uygulama yerine, sözleşmeden “çekilme”yi tartışma aşamasına gelmesi; kadın canını “tartışma” konusu yapması anlamına gelir ki; bu bir talihsizliktir.

Avrupa Konseyi de; “sözleşmeden çekilmek, insan hakları açısından ağır bir geri adım olur.” uyarısında bulundu.

Unutmayalım ki; insan haklarının temeli; “korkusuz yaşama hakkı”dır.

Bu arada; İstanbul Sözleşmesi temel insan hakları bağlamında “kadının yaşama hakkını” güvenceye alan ve üzerinde kolayca uzlaşma sağlanabilecek “ortak payda”dır.

KADIN -ERKEK DAYANIŞMASI

Kadına yönelik cinsel istismar, şiddet ve katliamların önlenmesinde ve “cinsiyet eşitsizliği”yle mücadelede kadın-erkek dayanışmasının sağlanması ve erkeklerin de bu mücadelede aktif rol üstlenmesi büyük önem taşımaktadır.

Çünkü; kadına yönelik şiddet sadece kadınların değil; toplumun tümünün “ortak” sorunudur.

Seçilmiş irade”nin bu konudaki mücadelesine kadın-erkek dayanışmasının desteği; sonuç alınmasını kolaylaştıracaktır.

Kaldı ki; kadına yönelik şiddetin birinci derecede sorumlusu erkeklerdir, önlenmesinde de erkekler sorumluluk üstlenmelidir.

Unutmayalım ki; bir kadına yönelik şiddet, sadece o kadınla sınırlı değil; toplumun tümüne yönelmiş bir şiddettir.

Bu arada; kadına yönelik şiddet; bir “insanlık suçu”dur, bu konudaki mücadele de insanlığın “ortak mücadelesi” olarak benimsenmelidir.

Öte yandan; toplumda herhangi bir kesim, sadece kendisiyle ilgili problemin çözümüne odaklanır; toplumun diğer kesimlerinin sorunlarını göz ardı ederse; “bütüncül” yaklaşımdan uzaklaşırsa sorunlar da, ihtiyaçlar da ortada kalır.

Kadına yönelik şiddetin, cinsel istismarın ve katliamların önlenmesinde, “cinsiyet eşitsizliği”yle mücadelede; İstanbul Sözleşmesi “aşı” fonksiyonunu yerine getirmektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasındaki “ikilem” ve iç hukukumuza yansıtılmasındaki gecikme, kadını “yalnız” bırakma sonucunu doğurabilir.

Kadının etkin, güçlü ve güvende olmadığı toplum, tek kanatlı kuşa benzer, uçamaz.

Sonuç olarak; Kadınların problemi; insanlığın aynı zamanda, erkeklerin de ortak problemidir.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/uygarligin-olcusu-cinsiyet-esitligi-kadinlarin-korkusuz-yasama-hakki-makale,113049.html

Ege Postası 19.03.2021

KADINLARI VE ÇOCUKLARI YOKSUL TOPLUMLARIN GELECEĞİ OLMAZ…

Çocukları “yoksul” büyüyen ve kadınları da işsiz ve “yoksul” olan toplumların mutlu, huzurlu bir gelecek inşa etmeleri olası değildir.

Yoksulluk ve işsizlik problemini çözmeden barışı, huzuru, nitelikli demokrasiyi, özgürlükleri, kadını ve çocuğu yaşamın merkezine oturtamayız.

Ülkemizin alt yapı sorunlarını çözebiliriz, yol, köprü, baraj, havaalanları yapabiliriz, ancak; yoksulluk ve işsizliğe kalıcı bir çözüm üretemezsek; huzuru ve mutluluğu sağlamamız mümkün olmaz.

Unutmayalım ki; yoksulluk ve gelir dağılımı çarpıklığı; adaletsizliktir, haksızlıktır, bu arada da geleceğimizi, toplumsal barışımızı, demokrasiyi ve özgürlükleri “dinamitleyen” en ciddi “tehdit”dir.

Ülkemizde her 3 gençten ve her üç kadından biri işsiz, yoksulluk oranı da yüzde 20 ise; bu olumsuzluk da, karamsarlığı yaygınlaştırıp, “gerginliği” ve “kutuplaşma”yı keskinleştiriyorsa yapılması gereken ilk iş; “umut” ve “iyimserlik” aşılayacak politikaları uygulamaya koymak olmalıdır.

Umutsuzluk ve karamsarlık; “sosyal hastalık”dır, bulaşıcıdır. Önleyici tedaviler uygulanmazsa toplumsal dokuyu zedeler. Bilelim ki; sağlıklı toplum umudunu bitirmeyen toplumdur.

Bu arada; işsizlik giderek artış eğilimini sürdürürken “suç” ve “suçlu”ya da uygun ortam hazırlıyor. “Suç”u ve “suçlu”yu kazıdığımızda altından “insan” çıkar.

Ne yazık ki; odağında “insan” olmayan, yoksulluk ve işsizlikle mücadeleyi öncelemeyen ekonomi politikaları; toplumu da, demokrasiyi de esenliğe taşıyamıyor.

GELİR DAĞILIMI ADALETSİZLİĞİ

Gelir dağılımı adaletsizliği; toplumu çürüten, moral bozukluğuna neden olan, umutsuzluğu körükleyen, iyimserliği engelleyen önemli “faktör”dür.

Günümüzde; toplumun en zengin yüzde 20’lik bir kesimi milli gelirin yüzde 46’sını elde ederken yüzde 20’lik en yoksul kesimi de milli gelirin sadece yüzde 6’sına sahip olabiliyorsa ve 20 milyon kişi “mutlak yoksul”sa ve böylece gelir dağılımı “adil” değilse; başımızı iki elimizin arasına alıp düşünmemiz gerekiyor.

Günü kurtarmaya dönük politikalar; bizi parlak bir geleceğe taşıyamaz.

DÜNYAYI KADINLAR GÜZELLEŞTİRİYOR

Yaşanabilir dünyayı kadınlar kuruyor, kadınlar dünyayı güzelleştiriyor.

Çünkü; kadınlar okuyor, üretiyor, örgütleniyor, direniyor, eşit, adil ve özgür bir dünya talep ediyor.

Zorluk olan yerde mücadele, kararlılık ve umut varsa; başarı sağlanır.

Kadının umudu, coşkusu, mücadele gücü, direnci, gözünü budaktan esirgemeyen cesareti ve kararlılığı; her türlü güçlüğü yenmeye yeter.

Özellikle milli mücadele ve Cumhuriyet tarihimize baktığımızda, ülkemizi yaşanabilir kılmak ve güzelleştirmek için kadınların kiminin cephede, kiminin siyasette, sanatta-edebiyatta ve kiminin de özgürlük mücadelesinde savaş verdiğini görüyoruz.

Kadınlarımız toplumumuzun zenginliği ve gelecek umududur.

Çağdaş Türk kadını “kadın yapamaz” algısını her alanda yıkarak bunun yerine “kadın çelik iradedir, güçtür, barıştır, sevgidir, sadakattir, merhamettir” algısını yerleştiriyor.

Kadının şiddet, ayrımcılık, yoksulluk ve yoksunlukla kuşatılması, aileyi ve toplumu kansız, cansız bırakır.

Sonuç olarak: Kadınları ve çocukları yoksul ve güçsüz toplumların geleceği olmaz.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/kadinlari-ve-cocuklari-yoksul-toplumlarin-gelecegi-olmaz-makale,113051.html

Ege Postası 26.03.2021

TÜRKİYE AVRUPA’DAN UZAKLAŞIYOR…

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ; KADINI YAŞATMAYI, ÖZGÜRLEŞTİRMEYİ AMAÇLIYOR…

İstanbul Sözleşmesi’nin en sade anlatımla temel amacı; şiddeti ve katliamları önleyerek kadını yaşatmak, birey olarak özgürleştirmek, kadın-erkek eşitliğini sağlamak ve kadını toplumun “ana unsur”u olarak sosyalleşip güçlenmesini öngörmektedir.

İstanbul Sözleşmesi; iddia edildiği gibi ailenin temelini “sarsmaz” tam tersine; ailenin güçlenmesine uygun demokratik, politik ve ekonomik ortamı hazırlama konusunda “taraf” olan devletlerin yöneticilerine “sorumluluk” yükler.

İstanbul Sözleşmesi; 11 Mayıs 2011’de, AK Parti iktidarında İstanbul’da imzalanan Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir.

Türkiye; İstanbul Sözleşmesi’ne ilk imzayı atan ve 24 Kasım 2011’de de parlamentosunda onaylayan ilk ve öncü ülke olma özelliğini taşıyor.

Kaldı ki; Türkiye Avrupa Konseyi’nin Kurucu üyesidir ve şuanda Dışişleri Bakanı olan Mevlüt Çavuşoğlu, Antalya Milletvekili sıfatıyla bakan olmadan önce  Avrupa Konseyi’nin siyasi organı Avrupa Parlamentosu’nun “dönem başkanlığı”na seçilmişti.

Türkiye; uygarlık, demokratik ve politik bağlamda Avrupa’nın “ayrılmaz” bir parçasıdır.

Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden “çekilmek”; Avrupa’nın uygarlık ve demokratik değerlerinden “uzaklaşmak”tan başka bir anlam taşımaz.

Avrupa’dan kurumsal ve stratejik olarak “ayrışan” Türkiye; çağdaşlaşma ve ileri demokrasi hedefinden “uzaklaşan” Türkiye görüntüsünü verir.

O halde Türkiye; hangi gerekçelerle Avrupa değerleriyle bağlarını zayıflatıyor?

Avrupa değerleri; aynı zamanda, Türkiye’nin de “kurucu” değerleridir.

TBMM’NİN YETKİSİ

İstanbul Sözleşmesi; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, 24 Kasım 2011’de, dört siyasi partinin (AK PARTİ, CHP, MHP VE HDP) “oybirliği”yle onayladığı bir “uluslararası sözleşmedir, kanun niteliğindedir ve milli hukukumuzun da bir parçasıdır.”

Bu nedenle; muhalefete göre uluslararası sözleşmeden “çekilmek”; ancak, bu sözleşmeyi onaylayan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararıyla mümkündür.

Muhalefet; “Cumhurbaşkanı Kararı”yla İstanbul Sözleşmesi’nden “çekilmenin” yetki aşımı olduğunu söylüyor.

İktidar ise; “sözleşmeden çekilmek, yürütmenin yetkisindedir, yürütmeyi de Cumhurbaşkanı temsil ediyor.”diyor.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu; “İstanbul Sözleşmesi, TBMM’de dört partinin oylarıyla, oybirliğiyle onaylandı. Tek kişinin imzasıyla yürürlükten kaldırıldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan İstanbul Sözleşmesi’nin hangi maddesine karşıdır, bunu açıklamalıdır.

Bir sabah uyandığımızda Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’nın kararıyla Lozan Anlaşması’ndan da, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nden de çekildiğini görürsek şaşırmayalım.”dedi.

Kılıçdaroğlu; “Cumhurbaşkanı”nın kendisini TBMM’nin iradesinin yerine koyduğunu ve yetki gaspı yaptığını söyleyerek, “Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi”nden çekilme kararının “yok hükmünde olduğunu” ileri sürdü.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener de, “İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanı’nın kararıyla çekilmek; yetki aşımıdır, hak gaspıdır” şeklinde konuştu.

Bazı Anayasa Profesörleri ve hukukçular da, yaptıkları değerlendirmelerde “İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin ancak, TBMM kararıyla mümkün olabileceğini” dile getirdiler.

KADINLAR MEYDANLARDA

Kadın örgütleri; Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden “çekilmesi”ni protesto amacıyla, meydanlara indiler, “ölmek istemiyoruz, yaşamak istiyoruz. Eşit ve özgür birey olarak hayatın her alanında yer almak istiyoruz.”sloganlarını haykırdılar.

Kadınların haykırışına, çığlığına kulaklarımızı tıkamayalım.

Unutmayalım ki; kadın hakları ve özgürlüğü sorunu; özünde bir insanlık ve uygarlık sorunudur.

Kadının “can güvenliği” sağlanmadan, ekonomik özgürlüğe kavuşmadan, sosyal alanda özgürleşmeden, cinsiyet eşitliği içselleştirilmeden demokratikleşme de, kalkınma da mümkün değildir.

Bu arada; kadına yönelik şiddetin, kadın katliamlarının, bölgesi, coğrafyası yoktur, ülkenin tamamı kadın cinayetlerine sahne oluyor.

Öte yandan; kadına yönelik şiddet ve sistematik hale gelen kadın katliamları son 10 yılda 3 kat arttı.

2020 yılında 450 kadın en yakınındaki erkekler tarafından katledilerek yaşamdan koparıldı.

Bu yazıyı hazırladığım günden 2 gün önce, sadece 1 günde 6 kadın erkek terörünün kurbanı oldu.

Bir kadın katledildiğinde sadece o kadın hayattan koparılmıyor; geride bıraktığı herkes ölüyor, toplum ölüyor.

Sonuç olarak: Kadınların korkusuz yaşama hakkı; en temel, vazgeçilmez insan haklarıdır.

Kadınların yaşam haklarını güvenceye almak da çağdaş bir devletin varlık nedenidir.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/turkiye-avrupadan-uzaklasiyor-istanbul-sozlesmesi-kadini-yasatmayi-ozgurlestirmeyi-amacliyor-makale,113052.html

Ege Postası 02.04.2021

ÇOCUK İSTİSMARI İLE MÜCADELEDE ROL MODEL:SAADET ÖĞRETMEN…

Aileler ve toplum için çok önemli bir sosyal sorumluluk konusu olan çocuk istismarı ile mücadelede; eğitim ve iletişim uzmanı, dinamik sivil toplumcu, ulusal ve uluslararası düzeyde “gönüllülük hareketi”nin saygın ismi aynı zamanda kurucusu olduğu Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği’nin de Genel Başkanı Saadet Özkan; bu kapsamlı mücadelede gerçek bir “ROL MODEL”dir.

Saadet Özkan; Çocuk İstismarı ile mücadele bağlamında aile, toplum ve ülke düzeyinde yürüttüğü eğitim, bilinçlendirme ve farkındalık yaratma faaliyetlerinin yanında, İzmir-Menderes’te 6 öğrenciye “cinsel istismar”da bulunan Okul Müdürü’nün yargılanmasını sağladı, 82 yıl hapis cezası almasının yolunu açtı ve bu “soylu” mücadeleyle de dünyaya örnek oldu.

Bu arada Saadet Öğretmen; “gönüllülük” hareketinin ve “sosyal sorumluluk” bilincinin toplumsal zemin bulmasında “özendirici güç” oldu.

Çocuk İstismarı mağdurlarına İzmir Barosu’ndan “gönüllü” avukatlarla birlikte hukuk desteği veren Saadet Öğretmen; milyonlarca aileye umut ışığı oldu.

Çocuk, insan, aile ve toplum sevgisini özümseyen Öğretmen Saadet Özkan; “gönüllülük” hareketinin yanında “iyilik” hareketinin de öncüsüdür.

Öte yandan; Saadet Özkan’ın oluşturduğu ve Genel Başkanlığını üstlendiği Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği’nin temel felsefesi; “Değişimi çocukları ve kendimizi eğiterek gerçekleştireceğiz. Çocuklar konuşacak, Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği yanlarında olacak..” şeklinde özetlenebilir.

Saadet Öğretmen; “Çocuk İstismarıyla mücadelede yasaların yeterli olduğunu, asıl problemin yargı aşamasında uygulamadan kaynaklandığını” özellikle vurguladı.

Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği’nin faaliyetini de; “Çocuklarımızı ve ailelerini eğitmek; istismara uğrayan çocuklarımıza rehabilitasyon ve psikolojik destek vermek, istismar davalarında müdahil olmak, mağdurlara hukuki destek vermek, bu konuda kamuoyu oluşturmak” olarak özetleyebiliriz.

GÜÇLÜ BİR KADIN DÜNYAYI DEĞİŞTİRİR

Saadet Özkan Öğretmen’in kişiliğinde güçlü, kararlı, cesur bir kadın; dünyayı değiştirme dinamiğine sahiptir.

Çocuk; toplumumuzun zenginliği, en önemli değeri; sağlıklı, mutlu, huzurlu ve aydınlık geleceğimizin de mutlak güvencesidir.

Çocuk istismarını önleme amaçlı her yapılanma ve gönüllü hareket; toplumsal geleceğimizin inşasında atılan değerli bir adım, aynı zamanda da; her türlü istismarın, olumsuzluğun ve kötülüğün de “panzehir”idir.

Saadet Özkan Öğretmen gibi güçlü bir kadının çocuk istismarı ile mücadele bayrağını dalgalandırması; toplumsal katılımı sağlaması, mücadeleyi de akıl, bilim, cesaret ve hukuk ekseninde yürütmesi; giderek toplumsal mücadele gücüne dönüşerek problemi temelden çözüme kavuşturur.

Gücün kaynağı güçlü bir kadın, ortak paydası da toplumsal destek olarak şekillenir.

Unutmayalım ki; güçlü, kararlı ve cesur bir kadın dünyayı değiştirir.

Cesaret ve iyilik bulaşıcıdır.

Cesur, güçlü ve iyiliksever bir kadın olan Saadet Özkan; toplumsal değişim hareketinin de öncüsüdür.

Sonuç olarak: Saadet Öğretmen; güçlü, cesur ve kararlı bir kadın olmanın yanında; “gönüllülük” ve “iyilik” kavramlarını da kişiliğinde somutlaştırmıştır.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/cocuk-istismari-ile-mucadelede-rol-model-saadet-ogretmen-makale,113053.html

Ege Postası 09.04.2021

SEFERİHİSAR’IN  GELECEĞE DOĞRU VİZYONU…

Yerelde katılımcı demokrasi, kırsalda kalkınma modeli, “sakin şehir” marka değeri, kooperatifleşme ve kadınların aktif olarak üretime katılmaları, çocukların-gençlerin, kadınların siyasal ve toplumsal yaşamda etkin olmaları, kültür ve sanat faaliyetlerinin öne çıkması; Seferihisar’ın bugünkü özgün “kent kimliği”ni şekillendirdiği gibi “Geleceğe Doğru Seferihisar Vizyonu”nun da ana fikrini oluşturuyor.

Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in Seferihisar’da inşa ettiği “Sakin Şehir”, katılımcı demokrasi, kırsalda kalkınma, kooperatifleşme ve kadınların üretimde yer almalarını kapsayan “özgünkent kimliği”; Belediye Başkanı İsmail YETİŞKİN tarafından projelendirilen “Geleceğe Doğru Seferihisar Vizyonu”nun da “ufuk çizgisi”ni oluşturuyor.

Başarılı iş insanı, etkili sivil toplumcu ve sosyal belediyecilik felsefesini özümseyen, halkın içinde halkla birlikte politika oluşturan Seferihisar Belediye Başkanı İsmail YETİŞKİN, alışılmışın dışında halkı yönetime katarak ve yatırımcıyı da özendirerek Seferihisar’ı daha ileri lige taşımayı hedefliyor.

İsmail YETİŞKİN’in “Kentsel yönetim felsefesi”; aynı zamanda girişimci; özgürlükçü, katılımcı, üretken, örgütlü toplum ve sosyal belediyeciliğin de formülünü oluşturuyor.

YENİ YAŞAM TERCİHİ

Deprem felaketi, tsunami ve pandemi süreci; yerel yönetimi, katılımcı yerel demokrasiyi, yerelde kalkınma modelini ve doğal, organik yaşamı öne çıkarmış, sosyal tercihlerimizi değiştirmiş ve yeni bir hayatın pencerelerini açmıştır.

Bu yeni süreç; aynı zamanda yeni bir yaşam biçimini, yeni turizm anlayışını ve “doğa merkezli” kentleşme ihtiyacını ve buna dayalı tercihi de “gündeme” taşımıştır.

Yeni kentleşme ihtiyacının ve isteminin temelini de “müstakil bahçeli konutlar” oluşturmuş, doğal, organik yaşam ve yeşil çevre dokusu, insanların özlemi haline gelmiştir.

Özlenen bu yeni yaşam biçimine en uygun kentimiz de; doğal zenginliğiyle, çağdaş kentsel yönetim vizyonuyla, narenciye ve tarımsal üretim kapasitesiyle, örgütlü toplum olma ruhuyla, demokrasi felsefesi ve kültürel dokusuyla Seferihisar’dır.

Seferihisar; tüm farkındalık yaratan özellikleriyle, Belediye Başkanı İsmail YETİŞKİN’in Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer’den devraldığı kentsel yönetim vizyonuyla depremin, tsunaminin, pandeminin, selin açtığı sosyal yaraları en kısa sürede sarmış, oluşan ekonomik zararları da olabildiğince azaltabilmiş bir kentimizdir.

Şimdi, gelinen aşama; yeni yaşam biçimi tercihini, “doğa ve çevre merkezli kentleşme modelini, toplum katmanlarının üretime katıldığı kırsalda kalkınma politikası”nı ve “Geleceğe Doğru Seferihisar” vizyonunu hayata geçirmektir.

Sonuç olarak: Belediye Başkanı İsmail YETİŞKİN’in çoğulcu demokrasi anlayışı, katılımcı yönetim felsefesi Seferihisar’ı kooperatifleşmede, üretimde, tarımda, turizmde, kültür, sanatta ve kentleşmede özgün bir konuma taşıyacaktır.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/seferihisarin-gelecege-dogru-vizyonu-makale,113054.html

Ege Postası 16.04.2021

TARİHİ KEMERALTIMIZA SAHİP ÇIKALIM…

Kentleri ilgi odağı yapan, markalaştıran ve geleceğe taşıyan temel özellikler; meydanları, tarihi ve kültürel değerleri ile uygarlıklara evsahipliği yapma niteliğidir.

Kentler; sadece sosyal ve fiziksel yaşam alanı olmanın ötesinde geçmişten geleceğe bir yolculuğu anlatan ve aynı zamanda toplumların da “gelecek vizyonu”dur.

Tarihi değerlerinden, sosyo-kültürel dokusundan uzaklaştırılan, koparılan kentlerin “gelecek vizyonu” olamayacağı gibi, zamanla “marka değeri”de aşınır.

Günümüzde, ülkelerle birlikte kentler de “rekabet” ve “yarış” içindedirler.

Bu “yarış”ın ana unsurları da; ev sahipliği yaptığı medeniyetlerin izlerini koruyarak geleceğe taşımak ve “marka değer”ini sürdürülebilir kılacak “sosyal bilinçlenme”yi “canlı” tutmaktır.

Bu bağlamda; İzmir’in en önemli “marka değerleri”nden olan Tarihi Kemeraltı da; sadece içinde esnafı barındıran bir “ticari alan” değil; aynı zamanda “uygarlıklar tarihi”ni de anlatan geçmişle gelecek arasındaki “medeniyet köprüsü”dür.

Bu nedenle; Kemeraltı’nı “tarih bilinci” ve “duygusal coşku”yu kıskançlıkla korumak; hepimiz için ötelenemez bir ödevdir.

Kemeraltı; çocukluğumuzda ailelerimizin bize bayramlarda sevinç yaşattığı, hayallerimizi süslediği, daha sonra da bizim, geçmişten geleceğe “duygusal” köprüler kurduğumuz “gizemli” bir dünyadır.

Tarihi Kemeraltı Çarşısı; İzmir’in “yüzük taşı”, vitrini, yerli ve yabancılar içinde davetkâr bir ilgi odağı, cazibe merkezidir.

KEMERALTI 7/24 YAŞATILMALI                                 

Kemeraltı; bugün olduğu gibi yalnızca gündüzleri değil; 24 saat canlı, renkli, eğlenceli bir yaşamı hak ediyor.

Güvenlik kaygısının yaşandığı karanlık sokaklar, hava karardığında kapanan işyerleri, ulaşım ve otopark problemi, esnafın yaşadığı sorunlar; Kemeraltı’nın kaderi olmamalıdır.

Bu tablo; İzmir’in sembollerinden olan ve her köşesinin uygarlıklara ev sahipliği yaptığı, tarihe tanıklık ettiği tarihi, sosyal ve kültürel dokusuyla, kimliğiyle ve gelecek vizyonuyla örtüşen bir tablo değildir.

KEMERALTININ UNESCO DÜNYA KÜLTÜR MİRASINA YOLCULUĞU

Tarihi Kemeraltı; bir yandan sorunlar yaşıyor, diğer yandan da “UNESCO DÜNYA KÜLTÜR MİRASI” olmaya hazırlanıyor.

Vizyoner, çağdaş değerleri özümsemiş, ufku açık Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer; “uygarlık mirası” Kemeraltı’nı “insanlığın ortak değeri” olarak geleceğe taşıyacak projeleri hazırlıyor; bu bağlamdaki diğer projelere de destek veriyor.

Büyükşehir Belediye Başkanı Soyer; 200 milyon TL’lik bir yatırımla, e-Kemeraltı projesine verdiği destekle Kemeraltı’nı gündemde tutuyor.

Tarihi Kemeraltı’nı geleceğe hazırlama kapsamında Havra Sokağı’nda alt yapı çalışmaları tamamlandı, karanlık sokakları aydınlatma projesiyle de esnafın satış yapacağı süre uzatılmış oldu.

Öte yandan; e-Kemeraltı Projesi’nin tamamlanmasıyla da esnafın “sanal platform”da ticaret yapması da sağlanmış olacak ve bu konudaki esnafa yönelik eğitim çalışmaları da başlatıldı.

Bu arada; Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Semih Girgin’in konuk olduğu TV 35’de hazırlayıp sunduğum Mercek programında hedefini özetle;  “Kemeraltı’nda birlik-beraberliği sağlamak, çarşının geleceğini planlamak, geceleri de müzik eşliğinde bir çarşıyı hayata geçirmek. Eğitimle esnafın kalitesini artırmak. Derneğe siyaseti sokmamak ve çarşıyı yeniden cazip hale getirmek.”şeklinde anlattı.

KEMERALTI ESNAFI ZORDA

Yaşadığımız pandemi süreci; ekonominin tüm dengelerini bozdu, alt-üst etti.

Kemeraltı esnafı da, pandemi sürecinden olumsuz etkilendi.

Bir yılı aşkın bir süredir esnaf; siftah etmeden dükkanını kapatıyor.

Esnafın ticari yaşamı adeta “felç” olmuş durumda.

Esnaf “çek”ini, senedini, borcunu, elektrik-su-doğalgaz faturasını, kirasını ödeyemiyor.

İflaslar ve kapanan işyerlerinin sayısı artıyor.

Bu koşullarda, devletin olanakları ölçüsünde esnafa verdiği “sınırlı” nakit destek de, can çekişen esnafı soluklandırmada yetersiz kılıyor.

Çözüm; esasen borç batağında çırpınan esnafı yeniden borçlandırmak değil; “yeterli” nakit desteğiyle “hibe” yoluyla esnafa “cansuyu” vermektir.

Sonuç olarak: Uygarlık mirası, insanlığın ortak değeri Tarihi Kemeraltı Çarşısı’nı UNESCO Dünya Kültür Mirası olmaya hazırlayalım.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/tarihi-kemeraltimiza-sahip-cikalim-makale,113056.html

Ege Postası 30.04.2021

Zengin toprakların yoksul insanlarıyız!...

Türkiye’nin gerçek gündemi; “yapay” siyasi tartışmalar değil, tarım sektörünün yeniden ayağa kaldırılması, işsizlik, yoksulluk, pahalılık, borç kıskacı ve oluşan gelecek kaygısı.

Çiftçi, köylü, üretici; maliyet artışı nedeniyle ürettiğinin karşılığını alamadığı için üretimden çekiliyor. Üretimden çekilen çiftçilerin sayısı %40 arttı.

Kendi çiftçisini, üreticisini desteklemek yerine ithalatı “önceleyen” tarım politikası; tarımı bitiriyor, çiftçiyi, köylüyü, üreticiyi yoksullaştırıyor.

Oysa; tarım sektöründeki “çöküş”; aynı zamanda sanayiciyi, turizmciyi, esnafı da olumsuz etkiliyor.

İthalat artarsa; üretim azalır, çiftçi, üretici üretimden uzaklaşır.

Bu arada; üretim planlaması, pazarlama ve ihracat politikası oluşturulmadığı için, tarıma verilen destek de üretime dönüşmüyor.

Türkiye; 17 yılda 48 milyar dolar hayvan ithalatına para verdi, buna karşılık aynı sürede, üreticiye sadece 33 milyar dolar destek verildi.

Tarım; partiler üstü milli politika olmalı, bakan değiştikçe, hükümet değiştikçe tarım politikası değişmemeli.

Unutmayalım ki; tarımda, üretim, tohum ve gıda güvenliği; milli güvenlik ve beka sorunudur.

Öte yandan; tarımı desteklemek, köyden kente göçü önlemenin de etkili yoludur.

Fındık dışında her şeyi ithal eden Türkiye; üretimi ve ihracatı artırmak için mutlaka bir çıkış yolu bulmalıdır, bu çıkış yolu, genel ekonominin de çıkış yolu olur.

Bu bağlamda; Ziraat Mühendislerinin, veterinerlerin atamalarını yapmayan, planlama ve üretim çarkına dahil etmeyen Türkiye; hayvan ve tarımsal ürün ithalatına mecbur kalır.

Unutmayalım ki; zengin toprakların yoksul insanları olmak, kaderimiz değildir.

Kalkınmayı kırsaldan başlatmak, üretim kooperatiflerini öncelemek ve kadınları, gençleri  tarımla, toprakla buluşturmak; en gerçekçi bir “kalkınma modeli”dir.

Üretim yoksa, kalkınma ve zenginlik yoksa; umut da, mutluluk da yoktur.

Her türlü kötülüğün anası; işsizlik, yoksulluk, umutsuzluk ve çaresizliktir.

YOKSULLUK, BORÇ KISKACI

Ülkemizin “yakıcı” gündemi; bir yandan pandeminin ekonomiye “olumsuz” etkileri, diğer yandan da işçinin, esnafın, emeklinin, köylünün, üreticinin, çalışanın, çalışmayanın “geçim derdi”dir.

Türk-İş’in verilerine göre; mutfakta yangın büyüdü; ekonomideki “olumsuz” gidişin emeğiyle geçinenler üzerindeki “yakıcı” etkisi; gün geçtikçe daha da ağırlaştı.

Türk-İş’in “açlık ve yoksulluk” araştırmasına göre; 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 2 bin 719 TL oldu.

Yoksulluk sınırı da, 8 bin 856 TL.

Buna karşılık, asgari ücret 2 bin 826 TL.

Bu “açlık” ve “yoksulluk” tablosu, buna karşılık belirlenen asgari ücret; “insani” olmadığı gibi, sosyo-ekonomik bunalımın da “ayak sesleri”dir.

Bu tabloyla mutluluk, huzur, istikrar ve geleceğe güven olası değildir.

Ülkemizde çalışan 2 kişiden biri asgari ücretli, 10 milyon işsiz var, 20 milyon da “derin” yoksul…

Bu göstergeler; toplumu esenlik içinde geleceğe taşıyabilecek özellikte değildir.

Bu arada; vatandaşın konut, taşıt ve tüketim kredisinden oluşan hane halkı borcu 2002’de 4 milyar dolarken 2020’de, 18 yılda 26 kat artarak 109 milyar dolar oldu.

33 milyon kişi de kredi borçlusu.

Bu tablo vatandaşın çok ağır bir “borç kıskacı”nda olduğunu gösteriyor.

Öte yandan; pandemi süreci sona erdiğinde, devletin yardımları bittiğinde, işyerleri kapanacak, iflaslar başlayacak ve işçi çıkarma yasağı kalktığında 2.5 milyon eğitimli işsize istihdam olanağı büyük olasılıkla sağlanamayacak.

İşsizlik ve yoksulluk; demokrasinin, iç barışın ve dayanışmanın önündeki “tehdit”olacak.

Sonuç olarak: İç politikadaki kutuplaşma ve “yapay” gündem üzerindeki siyasi mücadele; vatandaşın gerçek gündemini perdelememeli.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/zengin-topraklarin-yoksul-insanlariyiz-makale,113061.html

Ege Postası 07.05.2021

1 Mayıs ve işçinin gücü...

"1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü"nü bu yıl da, özgürlük ortamının daraldığı ve pandeminin olumsuz etkisinin her alanda derinlemesine hissedildiği koşullarda "buruk" duygularla kutladık.

İşçi, emekçi gücünü; üretimden, örgütlü toplumdan, dayanışmadan ve demokrasiden almaktadır.

İşçinin, emekçinin hakları; temelde insan hakları bağlamındadır ve emek-demokrasi ilişkisinin de çerçevesini oluşturmaktadır.

Emek; özünde en yüce değerdir ve insana saygıdır.

Demokrasi; devletin gücünü yurttaşları üzerinde kanıtlayacağı bir rejim değil, tam tersine; hoşgörü, ve uzlaşma kültürüyle beslenen kucaklayıcı yönetim şeklidir.

Bu arada; sınırlı 1 Mayıs kutlamalarında devletin "orantısız" güç kullanarak yürüyüşü engellemesi; olağan karşılanamaz.

1 Mayıs'tan 2 gün önce, İnsan Hakları Eylem Planı'nı yürürlüğe koyan demokratik devletin "birlik, emek, dayanışma" gücü olan 1 Mayıs'ı kutlamak amacıyla kısa süreli yürüyüş yapmak isteyen işçiye, emekçiye "orantısız" güç kullanarak engel olması, başvuracağı bir yöntem olmamak gerekir.

Öte yandan; 2021 Türkiye'sinde grevli, toplu sözleşmeli sendikal örgütlenme özgürlüğünün alanı;  ne yazık ki, son derece daraltılmıştır.

Bu bağlamda; gelişmiş Batı ülkelerinde sendikalı işçi sayısı oranı yüzde 90 iken, ülkemizde bu oran yüzde 10'lar düzeyindedir.

Bu tablo;  örgütlü toplum olmaktan ne kadar uzaklaştığımızı göstermektedir.

Buna karşılık kayıt dışı istihdamın ve taşeronlaşmanın da artış eğilimini sürdürdüğü görülmektedir.

Buna en çarpıcı örneği; benim de uzun süre Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın İzmir Şube Başkanlığı'nı yaptığım basın sektöründen gösterebiliriz.

1980'li yıllarda Türkiye'de yayın yapan ulusal ve yereldeki  basın çalışanlarının şöföründen Genel Yayın Yönetmenine kadar tümü örgütlü, sendikalı, toplu iş sözleşmeleriyle işyeri ve iş güvenliğine sahip iken bugün tüm basın çalışanları da sendikalarından istifa ettirilerek, basın çalışanları da yıllardır  sendikasız ve örgütsüz bırakılmıştır.

Sendikasız, örgütsüz, kayıt dışı, taşeron çalışma tablosu; özgürlükçü, demokratik toplumda sürdürülebilir değildir.

ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜĞÜ, ÜRETİLEN DEĞERLERİN HAKÇA PAYLAŞIMI İÇİNDİR

İşçinin, emekçinin, çalışanın görevi üretmekse, ülkeyi yönetenlerin görevi de; örgütlenme özgürlüğünün alanını genişletmek ve üretilen değerlerin de hakça  paylaşımını sağlayacak demokratik ve ekonomik koşulları hazırlamaktır.

Çoğunluğun ürettiği değerlerden azınlık daha çok pay alıyorsa, çoğunluk harcadığı emeğin, alın terinin ve göz nurunun karşılığını alamıyorsa, üstelik de; sesini duyurması engelleniyorsa; toplum olarak huzuru ve esenliği yaşayamayız.

Bu arada; işçi hakları bağlamında, işçinin emeği karşılığında aldığı ücret, çalışma saatleri, çalışma koşulları, örgütlülük düzeyi ve iş güvenliği insan onuruna, taraf olduğumuz Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) sözleşmesine ve Avrupa Birliği (AB) standartlarına uygun olmak zorundadır.

Unutmayalım ki; örgütlenmenin önündeki engeller; yasaklanan grevler, giderek güçsüzleşen sendikalar, büyüyen işsizlik, yaygınlaşan gelir dağılımı adaletsizliği ve toplumsal eşitsizlik; temelde demokrasi sorunudur.

Örgütlü işçi mücadelesi; sadece işçinin, emekçinin hak mücadelesi değil, aynı zamanda, demokrasiyi daha üst lige taşıma mücadelesidir.

Sonuç olarak: Örgütsüz ve güvensiz toplum; kanatsız kuşa benzer, uçamaz.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/1-mayis-ve-iscinin-gucu-makale,113063.html

Ege Postası 14.05.2021

Demokrasi; Farklılıkları özgürce yaşamaktır...

İsrail Polisinin Mescid-i Aksa'da namaz kılan Müslümanlara plastik mermi ve gaz bombasıyla saldırması ve çok sayıda Filistinli'nin yaralanması, daha sonra da; Gazze şeridi'ne yönelik düzenlediği hava saldırılarında 14'ü kadın, 5'i çocuk 56 kişinin hayatını kaybetmesi, 320 kişinin de yaralanması; en kısa anlatımla "katliam"dır, "insanlık suçu"dur.

Mescid-i Aksa; Müslüman'ların ilk kıblesi, bizim de kutsalımızdır.

Mazlum Filistin halkına yönelik bu şiddet ve katliamlar, bir " insanlık suçu"dur.

Arap ülkelerinin, Birleşmiş Milletlerin ve dünyanın bu katliamlara "seyirci" kalması da;  "insanlık suçu"na iştiraktir.

İsrail'in Filistin halkına yönelik katliamlarını ve Müslümanların "ilk kıblesi"ne saldırısını nefretle ve şiddetle kınıyorum.

***

Bu arada; yazımızın başlığına ilişkin konuda da halkımızı ortak bir gelecek idealiyle uzlaşma ekseninde buluşturabilmek, ancak; farklılıkların özgürce yaşanacağı bir demokratik siyasal iklimle mümkündür.

Bu konuda ülkeyi yöneten siyasal iktidara öncelikle görev düşmekle birlikte, siyasal ve toplumsal muhalefet de sorumlu davranmak durumundadır.

Siyaset; seçmeni yönetmek yerine, seçmeni yurttaş olarak benimseyip sorunlarına çözüm üretme amaçlı bir uğraş alanıdır.

Halk için halk yararına olan siyasi rekabet; politikaya da, demokrasiye de nitelik kazandırır.

Siyaset; rantı, egemen güçleri değil, halkı önceleyen hak, hukuk ve adalet temelli düzenin de güvencesi olmalıdır.

Yoksulun sırtından doyan ekonomik düzen yerine, kamu kaynaklarının halkın yararına kullanılacağı ve kamu yararını önceleyen kurallı ve öngörülebilir ekonomik düzen; güncel ve toplumsal ihtiyaçtır.

Bu arada; bolca üretime, hakça paylaşıma dayalı, gelir odaklı ve tasarrufu önceleyen, halkın ihtiyaçlarını da temel alan ekonomi; gelişmenin, kalkınmanın ve sürdürülebilir demokrasinin "olmazsa olmaz"ıdır.

26 MİLYON ÇALIŞIYOR, 83 MİLYONA BAKIYOR

Aşırı borçlanmaya dayalı üretmeyen ekonomi; istikrarsızlığa yol açar.

Ülkemizin toplam borcunun milli gelire oranı yüzde 37. Dünya Bankası'nın açıklamasına göre; Türkiye dış borç bakımından 120 ülke arasında 6'ncı sırada.

Bu tablo; sürdürülebilir değildir.

Öte yandan; ekonominin de, istihdamın da %30'u kayıt dışı, merdiven altı. Kayıt dışı, güvencesiz çalışanlar çoğunlukta. 26 milyon çalışıyor, 83 milyona bakıyor.

Böyle bir ekonomik yapı; istikrarsızlık kaynağıdır.

Ayrıca; ekonomik sorunlar, sosyal sorun olarak toplum katmanlarına yansıyor.

Ekonomik ve sosyal dengelerin bozulması; demokrasiyi kırılgan hale getirmektedir.

DEMOKRASİ; KAZANANIN DA KAYBEDENİN DE GÜVENCESİ

Demokrasi; seçimi kazananın da, kaybedenin de güvencesidir.

Sadece iktidarın "güç odağı" olduğu, etkisiz ve güçsüz muhalefetin varlığı, demokrasiyi tanımlamada "yeterli" değildir.

Bir anlamda; demokrasiyi nitelikli kılan güçlü, etkili ve iktidar olma yolu açık muhalefettir.

Unutmayalım ki; iktidar her yönetim şeklinde var, oysa; iktidar alternatifi güçlü muhalefet, sadece demokrasilerde var.

Denilebilir ki; iktidara meşruiyet kazandıran da muhalefettir.

Bu nedenle; muhalefet partilerini soluklanamaz hale getiren iktidarlar, aslında, kendi geleceklerini de "riske" atmış olurlar.

Öte yandan; demokrasi iktidarla muhalefetin "eşit" koşullarda yarıştığı, seçimi kaybeden iktidarın yönetimi barışçı bir şekilde kazanan muhalefet partisine devrettiği bir rejimin adıdır.

Demokrasi; sadece kazanının değil, kaybedenin de sonucu içselleştirmeye odaklanacağı bir yönetim şeklidir.

Demokraside kazanmak kadar kaybetmek de olağandır, meşrudur, kazananın sevindiği gibi kaybedenin de içine sindirmesi gerekir.

Sonuç olarak: Kaliteli demokrasinin iktidarıyla, muhalefetiyle kazananı hepimiz; çatışmacı demokrasinin kaybedeni de aynı şekilde hepimiz oluruz.

BAYRAM SEVİNCİMİZ DAİMİ OLSUN...

İdrak ettiğimiz bayram sevincimiz daimi olsun.

Her günümüz bayram neşesi ve bayram dinginliğinde geçsin.

Bayramlar; acıların, hüzünlerin, küskünlüklerin, kırgınlıkların geride bırakıldığı; barış, uzlaşma, hoşgörü, dayanışma, huzur ve birliktelik içinde umudun yeşerdiği bir başlangıçtır.

Bayramlar; aynı zamanda imkanları da, sevinci de, hüznü de paylaşma ve bereket günleridir.

Hepimize ruhsal dinginlik veren bayramımızı, her günümüzü bayram sevinci ve coşkusuyla yaşamamız dileğimle ve içtenliğimle kutluyorum.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/demokrasi-farkliliklari-ozgurce-yasamaktir-makale,113065.html

Ege Postası 21.05.2021

Tarihimizi unutmayalım, unutturmayalım...

19 Mayıs’ları, 9 Eylül’leri, 30 Ağustos’ları, 23 Nisan’ları, 29 Ekim’leri unutmayalım, unutturmayalım.

Dünü unutursak, ileride birileri de çıkar bize bugünümüzü unutturur.

19 Mayıs 1919; milli mücadele, ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşu için başlanan yolculukta Atatürk’ün milleti yanına alarak attığı ilk ve kararlı adımdır, “kurtuluş”tan “kuruluşa” giden yolun da başlangıcıdır.

19 Mayıs 1919; Milli Mücadelenin ilk durağıdır, ancak; son durağı değildir.

Diyebiliriz ki; 19 Mayıs 1919 uygarlık; bağımsızlık, özgürlük, ulusal egemenlik, demokrasi ve tüm bu değerler için “kurtuluş” ve laik Türkiye Cumhuriyet’in “kuruluş” yolculuğunun ilk adımıdır.

Milli Mücadele; bugün de devam ediyor, bağımsız ve egemen Türkiye Cumhuriyeti’nin ve özgür Türk Ulusu’nun sonsuza kadar devam edecek “var olma” mücadelesi olacaktır.

Unutmayalım ki; ekonomik güç, askeri güç, siyasi güç; bağımsız, egemen Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğinin güvencesidir.

Aynı şekilde; güçlü ve çağdaş eğitim, düşünce ve ifade özgürlüğü, öngörülebilir güçlü hukuk sistemi, içi boşaltılmamış laiklik de; Cumhuriyetimizin “olmazsa olmaz”ıdır.

Atatürk; “benim manevi mirasım, bilim ve akıldır… Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir.” sözüyle bilimin ve aklın, bağımsızlık ve özgürlüğün bir ulus için vazgeçilmezliğini anlatıyor.

Laiklik ve demokrasi de var oluşumuzun sigortasıdır.

“KURTULUŞ”TAN “KURULUŞA” GİDEN YOLCULUK

Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’da başlayan “Kurtuluş” ve “Kuruluş” yolculuğunun daha sonraki önemli durakları da; Amasya, Erzurum ve Sivas oldu.

Atatürk; Amasya Tamimi’ndeki “Milletin İstiklalini, milletin azim ve kararı kurtaracaktır” inançlı ve kararlı duruşuyla “kurtuluş meşalesi”ni yaktı.

Atatürk; Erzurum ve Sivas Kongrelerinde de iktisatta, siyasette “tam bağımsız Türkiye”nin ve ulusal egemenliğin “yol haritası”nı çizmiş, milli mücadele ruhunu canlandırmış, tek başına çıktığı yolculuğu milletle birlikte “kurtuluş” ve Cumhuriyet’in “kuruluş” yolculuğuna dönüştürdü.

Atatürk; daha sonra da “savaş” meydanlarından “barış” çıkarmış; “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” doktriniyle bölgesel ve küresel barışın tesisini ve kalıcılığını hedeflemiştir.

Atatürk; 19 Mayıs 1919 ‘da başladığı inançlı, kararlı yolculuğunu eski sosyal yapıyı, yerleşmiş gelenekleri ve katı önyargıları ortadan kaldırarak toplumsal yapıyı değiştirip Türkiye’yi çağdaş bir ülkeye dönüştürme aşamasına ulaştırdı.

Atatürk; Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları arasından modern Türkiye Cumhuriyeti’ni inşa etti ve “AYDINLANMA HAREKETİ”yle de halkta Cumhuriyet’i sahiplenme ve koruma bilincini yarattı.

Atatürk; Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Büyük Taaruz’da, ulusal Kurtuluş Savaşı’nda büyük bir “askeri deha”, Cumhuriyet’in inşasında da büyük bir “devrimci” ve devlet adamı olduğunu kanıtladı.

ATATÜRK VE KADIN

Atatürk; Avrupa’dan önce kadına seçme ve seçilme hakkını tanıdı, medeni kanunu hazırlatarak kadınlara “miras” hakkını sağladı, medeni nikahla kadına kimlik ve kişilik kazandırdı, karma eğitim sistemiyle kadınların eğitim olanağından yararlanmalarına ortam hazırladı.

Bununla da yetinmeyen Atatürk; kadın-erkek eşitliğini sağlayarak kadını özgürleştirdi.

Özetle Atatürk; toplumsal “değişim” ve “dönüşüm” sürecinde kadınların kendi ayakları üzerinde durabilen ve ülkenin kalkınmasına okulda öğretmen, uçakta pilot, hastanede doktor, mahkemede hakim ve savcı, vatanın imar ve inşasında Mimar ve Mühendis olmalarına olanak sağladı.

Bu aşamada; kadınıyla erkeğiyle bize düşen görev de, Cumhuriyet’in ve laikliğin içinin boşaltılmasına ortam hazırlamamaktır.

Sonuç olarak: Atatürk; ilerlemeciliktir, uygarlıktır, özgürlüktür, demokrasidir, bağımsızlıktır, ulusal egemenliktir ve kadın-erkek eşitliğidir.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/tarihimizi-unutmayalim-unutturmayalim-makale,113067.html

Ege Postası 28.05.2021

Ekonomik ve sosyal travma...

Pandemi süreci; ekonomik ve sosyal yaşamı derinden etkilemiş, işsizliğin, yoksulluğun, pahallılığın artmasına neden olmuş, çiftçiyi üretimden koparmış, esnafı iflasın eşiğine getirmiş, kepenkler kapanmış ve işsiz kalan çalışan kesimler, evlerine ekmek götüremez hale gelmişlerdir.

Bu arada; pandemide her yaştan, her meslekten 50 bine yakın yurttaşımız hayatını kaybetmiş, aylarca evlerinden uzak kalan doktor ve sağlık çalışanlarımız görevleri başında “şehit” olmuş, çocuklar anne-babasız, eşler yalnız kalmış; sevgililer yaşamdan kopmuştur.

Böylece; toplum ekonomik bunalıma, sosyal ve psikolojik travmaya sürüklenmiştir.

Bir tarafta ekonomik bunalım, diğer yanda da salgından korunmak amacıyla daraltılan yaşam alanı, insanların “ruh sağlığını, psikolojisini” bozmuştur.

Ayrıca; pandemi, sosyal alışkanlıklarımızın, tercihlerimizin, yaşam tarzımızın, bireysel ve toplumsal ilişkilerimizin değişmesine yol açmıştır.

Bu “sağlıksız” ortam; her birimizi ve toplumu; derin bir ekonomik, sosyal ve psikolojik travmaya sürüklemiştir.

Böylece; toplumun tüm kesimlerini kapsayacak “rehabilitasyon” gereksinimi ortaya çıkmıştır.

Bu arada; pandeminin oluşturduğu ekonomik hasarın vatandaşın sofrasına, günlük yaşamına etkisini “asgari”ye indirmek amacıyla devletin “olanaklar ölçüsünde” verdiği “hibe” yardımı, sağladığı kredi kolaylığı, vergi indirimi ve borç ötelemesi de; ihtiyaç sahiplerini istenilen ölçüde soluklandırmaya yetmemiştir.

GENÇLER, İŞSİZ VE UMUTSUZ…

Türkiye Bankalar Birliği’nin verilerine göre; 34,5 milyon yurttaşımızın bankalara olan borcu 899 milyar TL.

Bu tablo bize (işçi, memur, emekli, esnaf, çiftçi, sanayici) her kesimin “borç”la yaşadığını gösteriyor.

Bu arada; her 4 gençten 1’i işsiz, işsiz her 4 gençten 1’i de üniversite mezunu.

5 milyon 700 bin genç de ne istihdamda, ne de eğitimde.

Her üç kadından 1’i işsiz. Her evde 1 işsiz var.

Geniş tanımlı işsiz sayısı da 10 milyon.

Salgınla derinleşen ekonomik sorunların başında artış eğilimini sürdüren işsizlik var.

Gençler; işsiz ve umutsuz.

Öte yandan; TUİK’in verilerine göre yüzde 17’yi aşan ve artış trendinin de süreceği öngörülen enflasyon, buna bağlı faiz ve kur artışı ve oluşan finansal dalgalanmalar; ekonomiyi kırılgan hale getirdi.

Ayrıca; TUİK’in açıklamasında, Mayıs ayında “Tüketici güveninin yüzde 3.6 azaldığı” belirtildi.

Bu arada; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık, “TBMM’de kadına yönelik şiddetin Sebeplerinin Belirlenmesi Araştırma Komisyonu”nda yaptığı açıklamada “Pandemide Kadınlara yönelik şiddetin yüzde 32 oranında arttığını” söyledi.

ABD’de yapılan bir araştırma sonucuna göre de; pandemi; insanları “bencillik”ten uzaklaştırarak “yardımsever” hale getirdi.

YAPILAN YARDIMLAR, SAĞLANAN DESTEKLER

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Tam Kapanma” süresinin sonunda yaptığı açıklamada, işyeri kapalı olan esnaf için 2 kategoride 3 bin ile 5 bin TL’lik bir defaya mahsus olmak üzere “hibe desteği” sağlanacağını, bu son pakette 4.6 milyar TL olmak üzere vatandaşa bugüne kadar 655 milyar TL’lik bir kaynağın sunulmuş olacağını söyledi.

Hibe” başvuruları 25 Mayısta başladı ve bir ay süreyle e-Devlet üzerinden yapılabilecek ve “hibe” desteğinden 17 Mayıs 2021’den önce vergi mükellefiyetini tesis ettirmiş esnaf, sanatkârlar ve gerçek kişi tacirler yararlanabilecek.

Ayrıca; pandeminin olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla AK Parti tarafından hazırlanan “MATRAH ARTIŞI VE YENİDEN VERGİ YAPILANDIRILMASI” Paketi de TBMM’ye sunuldu.

Buna göre; 30 Nisan 2021 tarihinden önceki vergi ve vergi cezaları, idari para cezaları, sigorta primleri yeniden yapılandırılacak.

Ayrıca; “2016’dan itibaren de Matrah Artırımı” yapılabilecek.

Karşılıksız çek, ödenmemiş senet, kredi kartı ve diğer kredi borçları için de “SİCİL AFFI” getiriliyor.

Öte yandan; Cumhurbaşkanı Erdoğan, salgından etkilenen tüccar, sanayici ve büyük şirketler için “NEFES KREDİSİ” kolaylığı sağlanacağını da söyledi.

Sonuç olarak: Devletimiz pandemi sürecinde bugüne kadar Gayri Safi Yurtiçi Hasılanın yüzde 1.9’unu vatandaşına sunabilmiştir.

Pandemi sürecini hem toplumsal dayanışma, hem de devlet-yurttaş kaynaşması için “fırsat”a dönüştürme çabaları yoğunlaştırılmalıdır.

Ege Postası köşe yazısı link

https://www.egepostasi.com/ekonomik-ve-sosyal-travma-makale,113069.html